Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

‘Kentsel yaşam insanlığın geliştirdiği en ileri düzey’

AKÜ GSF öğrencilerine ‘Kent, Mekan ve Toplum’ konulu konferans veren Rektör Prof. Dr. Karakaş: “İnsanlık tarihi incelendiğinde kentsel yaşam alanının, insanlığın geliştirdiği en ileri düzeydeki yaşam alanı olduğunu görüyoruz. Bugün kırsal yaşam alanları neredeyse yok olmak üzeredir. Kentsel yaşam farklı kültürleri, medeniyetleri, estetik anlayışları ve şehirdeki tüm olguları bünyesinde geliştirmiştir.”

AKÜ GSF öğrencilerine ‘Kent, Mekan ve Toplum’ konulu konferans veren

Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş, Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF) ev sahipliğinde, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Kulübü tarafından düzenlenen ‘Kent, Mekan ve Toplum’ temalı etkinlikte verdiği konferansta insan-mekan ilişkisinin üç temel boyutu olduğunu belirterek, bunları şöyle açıkladı:

İNSAN-MEKAN İLİŞKİSİNİN ÜÇ TEMEL BOYUTU

“Birinci boyutu, insanın mekanı etkilemesi ve şekillendirmesidir. Mekanı hem kırsal hem de kentsel olarak değerlendirmek mümkündür. Mekanı şekillendiren, ona ruh ve hafıza kazandıran, mekanı estetize eden insandır. İkinci boyut, mekanın insanı biçimlendirmesidir. Mekan belli bir kültürü, edebiyatı, estetiği ve medeniyeti temsil etmeye başladığında insanı tersinden şekillendirir. Üçüncü boyut ise mekanda gerçekleşen insan–insan ilişkisidir. Mekan, insanlar arası ilişkide fiziksel olduğu kadar toplumsal bir sahne işlevi de görmektedir.” Bir sosyolog olarak kent ve mekan sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmaları anlatan Rektör Karakaş, “Bu üçlü ilişki ağında mekan şekillenmekte, bir ruh ve kimlik kazanmakta, mekana çeşitli değerler atfedilmektedir. Zamanla bu niteliklere sahip olan mekan, insan üzerinde belirleyici etkileri olan bir içerik ve işlev kazanarak insanı etkileme ve şekillendirme kapasitesine kavuşmaktadır. Dolayısıyla biz insan mekan ilişkisini, karşılılık esasına dayalı bir ilişki tarzı olarak değerlendiriyoruz” dedi.

KIRSAL YAŞAM ALANLARI NEREDEYSE YOK OLMAK ÜZEREDİR

İnsan mekan ilişkisinde kentin nerede durduğuna bakılması gerektiğini belirterek, insanın toplu yaşamaya başlamasıyla birlikte mekan üzerinde tasarrufta bulunduğunu, zamanla üretim, tüketim, ticaret, askeri ve dini ilişkiler gibi karmaşık yapıların ortaya çıkmasıyla kırsal yaşamın kentsel yaşama evrildiğini ifade eden Karakaş, şöyle devam etti: “Fiziksel alanın yani yerin mekana dönüşmesinde insanoğlunun toplu yaşamadan kaynaklı ihtiyaçları belirleyici olmuştur. İnsanoğlu toplu yaşamayı, toplu üretmeyi, toplu tüketmeyi, toplu değer üretmeyi belirli bir sistematik içerisinde sürdürmeye başladığı andan itibaren kırsal yaşama hikayesi ortaya çıkıyor. Zamanla insanoğlunun ihtiyaçları kırsal yaşam örgütlenmesi içeresinde karşılanamayınca yeni yaşam alanları arayışıyla kentsel alanları inşa edilmeye başlanıyor. Bugün geldiğimiz noktadan hareketle insanlık tarihi incelendiğinde kentsel yaşam alanının, insanlığın geliştirdiği en ileri düzeydeki yaşam alanı olduğunu görüyoruz. Bugün kırsal yaşam alanları neredeyse yok olmak üzeredir. Kentsel yaşam farklı kültürleri, medeniyetleri, estetik anlayışları ve şehirdeki tüm olguları bünyesinde geliştirmiştir.”

HER MEDENİYET ŞEHRİN MEKÂNSAL YAPISINA KENDİ RUHUNU ÜFLEMİŞTİR

Karakaş, Doğu ve Batı medeniyetlerinin şehir ve mekan anlayışları arasındaki farklara değinerek şöyle konuştu: “Doğu ve Batı medeniyetleri olmak üzere iki farklı büyük medeniyet havzasından bahsedebiliriz. Doğu medeniyeti havzasında; Çin, Hint, İran, İslam ve Türk medeniyetleri gibi birtakım büyük ölçekli medeniyet tasavvurları ile karşılaşıyoruz. Batı’ya baktığımızda da Helen, Roma ve Modern Batı medeniyetleri gibi tasavvurları görüyoruz. Bu tasavvurların hepsi şehrin mekânsal yapısına kendi ruhunu üflemiş, kendi kimliğini kazımış, kendi felsefesini ve estetik anlayışını yansıtmıştır. Tarihin eski dönemlerinden bugüne kalmış eserlere baktığımızda o dönemin ruhunu, maneviyatını, estetiğini, bilimini ve bilgisini o eserlerde görürüz. Bu nitelikleriyle şehirler konuşan mekanlardır. Estetiği ile konuşur. Şiiri, edebiyatı ve görselliğiyle konuşur. Siz, hangi şehre giderseniz gidin şehirle ilgili zihninizde, hafızanızda mutlaka o şehirle ilgili bir takım izlekler kalır. Onlar, o şehrin size söyledikleridir. O söylenenler de şehrin tarihsel serüvenine bağlı olarak katmanlı olarak size yansıtılır.”

MODERN DÖNEMDE KENTLER İNSAN FITRATINDAN UZAK TASARLANDI

Şehircilik tarihinde dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arası dönem, İslam Dönemi olarak nitelendirildiğini kaydeden Karakaş, modern dönemde kentlerin insan fıtratından uzak tasarlandığını, bunun çok boyutlu toplumsal bunalımlara neden olduğunu ifade ederek, şu ifadeleri kullandı: “Modern dönemde kent mekanları, iktidarın ihtiyaçlarına göre ve işlevsel çerçevede planlanıp tasarlandığı için, insanı doğasından uzaklaştırdı. Modern düşüncenin öncü sosyal bilimcileri farklı kavramlarla bu soruna değinmiştir. Örneğin Marx’ın yabancılaşma, Durkheim’ın anomi kavramları bu uzaklaşmanın yol açtığı bunalımları ve sonuçlarını açıklamak için geliştirilmiştir. İşte bu tıkanmışlıkları ve bunalımları aşma adına yeni arayışlar gündeme geldi ve bunların en öne çıkanı postmodern düşünce oldu. Postmodern düşünce kendini ilk önce kentte, sanatta ve müzikte gösterdi. Bu süreçte postmodern felsefe temelinde, post-modern kent tasarımı ve postmodern mimari anlayışın temayüz ettiğini görüyoruz.”

İNSAN DOĞASI GEREĞİ ÇOK BOYUTLU VE KARMAŞIK BİR VARLIKTIR

Postmodern kent tasarımının, modern dönemin standartlaşmış, bütüncül ve tek boyutlu yapısına tepki olarak doğduğunu ifade eden Karakaş, şu ifadelere yer verdi: “Post-modern düşünce, insanı doğasıyla buluşturmayı, romantizme dönüşü, parçayı ön plana çıkararak çeşitlilik estetiği temelinde kentte yeni bir estetik paradigma inşa etmeyi amaçlamıştır. Bu yeni yaklaşıma göre insan doğası gereği çok boyutlu ve karmaşık bir varlıktır. Her insan bir dünyadır. O zaman her insana göre bir düzen mi kuracağız. Tabii ki hayır. Çünkü insanoğlunun ürettiği kolektif akıl diye önemli bir müktesebat vardır. Bir arada yaşama temel bir ihtiyacı karşılamakta ancak bir arada yaşamanın birtakım bedelleri de var. Dolayısıyla bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Düzen dediğimiz şey tam da budur. Birlikte yaşayan insanların bir araya gelerek belirli değerler üzerinde anlaşıp toplu halde yaşama konsensüsü sağlamaları, kollektif aklın ürünüdür. İnsanın farklılığının getirmiş olduğu ihtiyaçların karşılanmasına ihtiyaç duyulduğu kadar birlikte yaşayabilmeyi temin etmeye de ihtiyaç vardır.”

İNSAN-MEKÂN-KENT İLİŞKİSİNDE MİMAR VE MÜHENDİSİN ROLÜ

Prof. Dr. Karakaş, insan, mekân ve kent ilişkisi ağında mekânın tasarlanmasının büyük önem taşıdığını belirterek, “Bu ilişkinin birçok aktörü ve öznesi vardır. Bu özneler arasında mühendis ve mimar da bulunmaktadır. Her dönemde mimar ve mühendis, kent mekânının tasarlanmasında çok güçlü aktörler olmuşlardır. Ancak hiçbir zaman iktidardan tamamen bağımsız olamamışlardır. Özellikle modern kentler, iktidarla ilişkili bir biçimde tasarlandığı için iktidar ilişkileri daha sıkı olmuştur. Günümüzde post-modern düşüncenin kent mekânına ilişkin tasavvuruna baktığımızda ise mimar ve mühendisin yine önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Modern dönemde mühendis, ön plandaydı ve kent mekânının şekillendirilmesinde temel aktörlerden biriydi. Post-modern dönemde ise çeşitlilik estetiğine dayalı bir anlayışın gelişmesiyle birlikte mimar öne çıkmıştır” diye konuştu. Karakaş, post-modern kent tasarımında görsel ve estetik öğelerin önem kazandığını belirterek, şöyle devam etti: “Post-modern mimarlar, çeşitlilik estetiği temelinde, insanın yaşadığı çevreyle bütünleşmesini, çevresine yabancılaşmamasını, insan ile çevre arasındaki mesafenin azalmasını ve sıcak bir atmosferin oluşmasını önemserler. İnsan, yaşadığı mekâna duygusal bir yakınlık hissi duyabilmelidir. Bugün dünyanın pek çok şehrinde geleneksel, modern ve post-modern tahayyüllerin etkilerini birlikte görebiliyoruz.”

KENT-MEKÂN-TOPLUM İLİŞKİSİ FİZİKSEL BİR BAĞLAMDAN İBARET DEĞİLDİR

Rektör Karakaş, konuşmasının sonunda kent-mekan-toplum ilişkisinin kimlik oluşumuna etkisini ise özetle şöyle değerlendirdi: “Kent-mekân-toplum ilişki üçgeni, yalnızca fiziksel bir bağlamdan ibaret değildir, bu üçlü ilişki içerisinde felsefe, inanç, kültür, medeniyet, estetik, şiir ve edebiyat gibi unsurlar da hayat bulur. Bu ilişkinin tezahürlerinden biri de kimliktir. İnsanoğlu yaşam alanında çeşitli kimliklerle dolaşır. Bu kimliklerin bir kısmını aileden, bir kısmını içinde bulunduğu sosyal etkileşim ortamlarından, bir kısmını ise gözlemleyerek, okuyarak etkilendiği kaynaklardan kazanır. Post-modern düşüncede ise bireysel ve toplumsal yaşam da parçalar üzerinden tanımlandığı için insan, parçalı ve çoklu kimlik yapılarıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Bu nedenle birey, çok farklı kimlikler taşımak zorunda kalmaktadır. Özetle söylemek gerekirse geleneksel kentler derinlik içeren kimliklere sahipti; ruhu ve güçlü bir belleği vardı. Modern kentler bu derinlikli kimlikten ve ruhtan uzak, standart ve tanımlı kimlikler üretti. Postmodern kent olarak niteleyebileceğimiz kentler ise kararsız kimlikleri inşa ediyor. Kentlerin taşıdığı bütün bu kimlik yapıları ise kentli insan sinmekte ve kimliklerini tayin etmede etkili bir rol oynamaktadır. Kent, mekan ve toplum ilişkisi, insan mekan ilişkisi temelinde şekillenir. Bu ilişkide ise mekan nasıl ki insanın aynası ise insan da mekanın aynasıdır. Bu karşılıklılık ilişkisi, insanı mekansallaştırırken, mekanı da toplumsallaştırmaktadır.”