Kötü hissettiğimiz zamanlarda verdiğimiz kararlar, cevaplarımız ve karşımızdaki insana tepkimiz çoğu zaman hatta tamamen denilebilecek düzeyde düşünmeden verdiğimiz etkenleri oluşturur. Hayatımızın gidişinde de etkisi olan bu durum ileriki zamanlar için insanların bize bakış açısını ve davranışlarını değiştirebileceği düzeye gelir. Sinirlenmek, bu temelin kökünü oluşturan ilk öğelerden biridir. İnsanlar sinirlendiği zaman illa ki karşısındaki insana kin gütmek veya nefret etme zorunluluğu yoktur oysaki sevdiğimiz insanlara bile daha çok sinirlenebiliyoruz ama her iki durumda, kin olsa da olmasa da sonuç hep aynı kalıyor. Sinirle kalkıp zararla oturuyoruz, kalp kırmadan ya da kendimize en minimal düzeyde zarar vermeden kolayca kurtulamıyoruz. İnsanlığın doğasında vardır kavga etmek, tartışmak ki zaten bu döngü bize ‘ilk insanlığımızdan’ hediye değil miydi?
Peki en savunmasız anlarımızda gelen o acılarla mı güçlü kalıyoruz? Üzülmek, yas tutmak, zorda kalmak ,direnç göstermek artık güç göstergesi midir? Eskiden ağlamanın bile güç göstergesi olduğu söylenirdi ki bilhassa hala o neticede. Ağlamak, duygularımızı ifade etme şekli, kendimizi açıklama, tepkidir ama nihayetinde göreceli de olsa ‘etkileşimsiz bir mesaj’ vermedir. Karşıdaki bir insana göre bu bir zayıflık olarak algılanabiliyor ama aslında zamanla bir görüş oluşturmuş oluyoruz.
Savunmasız anlarımızda gelen acılarla ya da yaşadığımız zor durumlarla güçlü kalmıyoruz, artık bu durumlara alışkanlık ve gündelik olaylar gibi bakıyoruz çünkü kötü denilebilecek olay bir kere yaşanırken çok fazla tepki veririz ama her gün, her hafta yaşansa artık o verdiğimiz ilk tepkiden eser kalmaz, önemli olan zaten o verdiğimiz ilk tepkiler değil midir? Artık o durumu kaldırabildiğimiz, dayanabildiğimiz ya da güçlü olduğumuz için değil, alışıyoruz sadece ki artık bu gözle görülür biçimde çok büyük bir sorun teşkil etmekte zamanla gerçeklik algımızı, olaylara bakış açımızı hatta ne kadar üzücü ki empati duygumuzun azaldığını da göreceğiz. Dolaylı yoldan birçok olay ve olguya bağlanıyor, asıl problem ise bu hiçbir zaman çözemeyeceğimiz bir konu olacaktır. Alışkanlık ve normalleştirme dürtüsü hayatımızı sarmış ve bunlarla yaşamaya bağışıklık göstermiş durumdayız, fark edemediğimiz şeyleri çözemeyiz sonuç olarak.
Hayat bazen o kadar acımasızdır ki kimi zaman aynanın öteki tarafını gösterirken kimi zaman ise karşıdan manasız bir gülümseme ile kendini hatırlatır, verdiğimiz kararlar ya da yaptığımız şeyler bize belirli bir zaman diliminde doğru gelmeyecektir. İstisnalar olsa da bu bir gerçektir, büyüyoruz aynı kalamıyoruz etkenler de bulundukları konum içerisinde değişiklik gösterecektir. Bize zamanında çok doğru gelen bir şeyin şu anda çok yanlış bir karar gibi hissettiğimiz zamanları da bununla aynı kefeye koyabiliriz.
Ne kadar bu yanlış şu yanlış diye anlatsak da bazı durumlar kabullendiğimiz gibi ilerlemelidir, buna kimimiz korkaklık olarak adlandırabilir ama düzen denilen o kavram sadece bir şeylerin yolunda ilerlemesi değildir. Yanlış ya da sorun olarak dile getirdiğimiz konular bazen o şekilde ilerlemelidir ki zamanı gelince ders çıkarmalıyız, sonrasında aynı hataya ‘binlerce kez’ insanların düşüşü izlenmelidir. Tekrar aynı döngü tekrarlanana kadar o hatalar yapılacak o yanlış kararlar verilecektir bu değişmeyecek bir durum olarak görülüyor ama unutmamalıyız ki ‘değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’.
YORUMLAR