Tarih bazen geleceği haber vermez; fakat insanlara kendilerini gösteren bir ayna sunar. O aynaya bakıp bakmamak ise toplumların tercihidir.
İbn Haldun’un yaklaşık altı yüz elli yıl önce kaleme aldığı Mukaddime, yalnızca geçmişi anlatan bir tarih kitabı değildir. Aynı zamanda devletlerin ve toplumların yükseliş ve çöküş döngülerini anlamaya çalışan büyük bir medeniyet muhasebesidir.
İbn Haldun’un toplumların ve medeniyetlerin geleceğine ilişkin şu tespiti özellikle dikkat çekicidir:
“Bedevilere boyun eğen yerler hızla harap olur.”
İbn Haldun, göçebelerin doğal yapısını “medeniyetin reddi ve antitezi” olarak tanımlar; onları yerleşik hayatın inceliklerinden, bilimden, sanattan ve kurumsal devamlılıktan uzak, yağmaya eğilimli bir hayat biçimiyle ilişkilendirir.
Elbette bugünün dünyasında bu ifadeleri doğrudan tarihsel anlamlarıyla kullanmak doğru olmaz. Fakat kavramsal açıdan bakıldığında mesele hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bugün şehirlerimiz gerçekten şehir midir; yoksa giderek köyleşen, estetikten, bilimden, sanattan ve kamusal terbiyeden uzaklaşan büyük kalabalıklara mı dönüşmektedir?
Şehir yalnızca bir bina yığını değildir. Şehir; üniversitedir, kütüphanedir, tiyatrodur, müzedir, nitelikli kamusal tartışmadır, hukuk düzenidir, nezakettir ve ortak akıldır. Eğer bir şehirde üniversite susmuş, sanat geri çekilmiş, bilim itibarsızlaştırılmış ve eleştirel düşüncenin yerini korku almışsa, orada apartmanlar yükselse bile medeniyet geriliyor demektir.
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de budur: Şehirler büyüyor ama şehir kültürü derinleşmiyor. Üniversite sayısı artıyor ama bilimsel seviye yükselmiyor. Binalar çoğalıyor ama düşünce azalıyor. Kampüsler genişliyor ama akademik özgürlük daralıyor.
Daha acısı ise şudur: İktidarda olmalarına rağmen kendilerini hâlâ muhalif zanneden bazı çevreler bile bilimi, sanatı ve üniversiteyi güçlendirmek yerine slogan kolaycılığına, kimlik kavgasına ve yüzeysel tepkiselliğe sıkışmış durumdadır. Muhalefette iken iktidarı eleştirmek başka şeydir; iktidara geldikten sonra bir medeniyet fikri kurmak başka şey. Muhalif görünmek başka şeydir; bilimi, sanatı, üniversiteyi ve özgür düşünceyi gerçekten savunmak başka şey.
Bir ülkede iktidar üniversiteyi sadakatle, muhalefet ise bilimi yalnızca kendi mahallesinin sloganlarıyla ölçmeye başlarsa orada hakiki düşüncenin alanı giderek daralır. Bilim de sanat da önce iktidarın baskısından, ardından muhalefetin sığlığından zarar görür.
İbn Haldun, çöküş dönemlerinin bir başka özelliğinin de istibdat ve yolsuzluk olduğunu söyler. Ona göre yönetici seçkinler zamanla eleştiriyi bir tehdit olarak görmeye başlar. Kurumlar zayıflar, liyakat geri çekilir ve sadakat liyakatin önüne geçer.
Bugün Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri de tam olarak budur. Hangi siyasi görüşten olursa olsun, vatandaşların önemli bir kısmı kamuda ciddi bir liyakat sorunu yaşandığını düşünmektedir. Kurumların gücü yerine kişilerin gücünün öne çıktığı her dönemde devlet zarar görür.
Üniversitelerde yaşanan gerileme de bu tablodan bağımsız değildir. Üniversite, iktidarın memur yetiştirme dairesi değildir. Üniversite, bir belediye meclisi gibi çalışmaz. Üniversite; biat edenlerin terfi ettiği, susanların yükseldiği, soru soranların ise dışlandığı bir kurum hâline gelirse orada bilim değil, ancak resmî söylemin tekrarı üretilir.
Bilimin gerilemesi yalnızca laboratuvarların eksikliğiyle açıklanamaz. Bilim, özgür akıl ister. Sanat, serbestçe nefes alabileceği bir ortam ister. Üniversite, itaat değil itiraz ister. Bir ülkenin üniversiteleri susarsa toplumun geleceği de susar.
İbn Haldun’un dikkat çektiği bir başka önemli husus da vergilendirme meselesidir. Devletin artan harcamalarını karşılayabilmek için halkın üzerindeki ekonomik yükün ağırlaştırılması, uzun vadede üretimi ve toplumsal enerjiyi zayıflatır.
Bugün doğrudan ve dolaylı vergilerin ağırlığı, hayat pahalılığı ve alım gücündeki düşüş düşünüldüğünde bu tespitlerin ne kadar güncel olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Üzerinde durulması gereken bir başka tarihsel bilgi de şudur:
“17. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü tahlil edenler Mukaddime ile ilgilenmeye başladılar.”
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.
Osmanlı’nın gerilemesini anlamak için yüzyıllarca İbn Haldun okuduk. Devletlerin neden zayıfladığını öğrendik. Liyakatsizliğin, israfın, aşırı merkezileşmenin, eleştiriye kapalılığın, bilimden kopmanın, sanatı küçümsemenin ve ekonomik bozulmanın nelere yol açtığını tarih kitaplarından defalarca okuduk.
Fakat bugün yaşananlara bakınca insan şu cümleyi kurmadan edemiyor:
Anlaşılan hâlâ ders alamamışız.
Tarih, kendisinden ibret alanlar için bir öğretmendir; almayanlar içinse tekrar eden bir imtihan…
Not: 1993 yılında, eski Başkan Ronald Reagan, Başkan Bili Clinton’a yazdığı açık mektubun sonunda ona şöyle hitap etmiştir: “Size … İbn Haldıln’un şu nasihatini sunmak isterim: ‘Devletin kuruluşunda vergi oranları düşüktü, fakat gelirler yüksekti; devletin çöküşünde ise vergi oranları yüksekti, fakat gelirler düşüktü: ” There They Go Again;’ New York Times, 1 8 Şubat 1993.
































YORUMLAR