Günümüzdeki müze sözcüğünün kökeni Latince ‘Musa’, Grekçe ‘Mousa’ olarak bilinen mitolojideki esin/güzel sanatlar perilerinin adından gelir. Antik Çağ’da bu perilerin tapınaklarına ‘Museum’ ya da ‘Mouseion’ adı verilir ve bu sözcükler ‘Musaların Tapınağı’ anlamında kullanılırdı. Antik deyimle bilimler-güzel sanatlar tapınağı olan müze tanımı Kültür Bakanlığı’nca şöyledir:
“Kültür varlıklarını tespit eden, ilmi metotlarla açığa çıkaran, inceleyen, değerlendiren, koruyan, tanıtan, sürekli ve geçici olarak sergileyen, halkın kültür ve tabiat varlıkları konusunda eğitimini, bedii zevkini yükselten, dünya görüşünü geliştirmede tesirli olan daimi kuruluştur.”
Yani müzelerin toplama, belgeleme, sergileme, koruma, eğitim, araştırma ve iletişim gibi işlevleri vardır. Müzeler sergiledikleri eserlerle insanları etkiler, yön verirler. Bunun güzel bir örneği geçen hafta sözünü ettiğim ve Türkiye’deki insanlık tarihini yaptığı buluşla 800 bin yıl daha geriye götüren Prof. Dr. Cihat Alçiçek’dir. O bir makalesinde müzede gördüğü eserlerin meslek yaşamındaki etkisini şöyle anlatmaktadır:
“İlkokulda öğretmenimiz bizleri müzeye götürmüş, orada sergilenen taş aletleri görmüş ve çocuk kafasıyla taştan alet yapılmış olmasından çok etkilenmiştim. Bu etki sonraki yıllarda Taş Devri’yle ilgili çizgi film, belgesel ve kitaplara ilgimi artırmıştı. Denizli travertenlerinde ortaya çıkan Taş Devri’nde yaşamış canlıların kalıntıları çocukluğumdan kalan bu ilgimi yeniden uyandırmış oldu. Artık traverten sahasına yaptığım her jeolojik araştırma ziyaretinde hem sahada hem de işletmelerde kesilen travertenlerde ortaya çıkan fosiller arasında insana dair bir şey bulmayı aklımın bir köşesinde tutuyordum. İşletmelerde travertenler kesildikçe yeni hayvanlara ait yeni fosiller çıkıyor, işletme sahiplerine bunları korumalarını öneriyordum. Saha gezisi için öğrencilerimizi buralara götürüp hem travertenlerin jeolojik oluşumlarını hem de içerdikleri fosilleri gösteriyordum. Bu arada aynı sahada çocukken müzede gördüğüm taş aletlere benzer taşlar da gözüme ilişiyordu. Tüm bunlar Gerçek Saraç hocamın gösterdiği hedefe her geçen gün biraz daha yaklaştığımı gösteriyordu.”
Yani yıllar önce bir ilkokul öğrencisi müzede gördüğü eserlerden etkilenerek mesleğinde büyük başarı göstererek önemli bir bilim adamı olmuştur.
Benim de meslek seçmemde eski eserlerin etkisi vardır. Babamın memuriyeti nedeniyle İlkokul 1. ve 2. sınıfları Manisa’nın Sarıgöl İlçesi’nde, 3. ve 4. sınıfları Alaşehir’de okudum. İlkokul 5. sınıfı ise Denizli Merkez Gazi İlkokulu’nda bitirdim. O zamanlar okulumuzun bahçesi açık hava müze deposu gibiydi. Çeşitli yerlerden gelen eserler Denizli’de müze olmadığı için buraya konmuştu. Okulun alt katındaki kapalı odalarda da eserler vardı. Teneffüslerde mermer eserlerin üstünde oynardık. Bahçedeki mermer kabartmalar hep dikkatimi çekerdi. Neredeyse her teneffüs onları tek tek incelerdim. Bir gün teneffüste okulun alt katındaki odalardan birinin kapısını açık görünce hemen oraya yöneldim. Odada mermer eserlerin fotoğrafını çekip ölçülerini alan uzun saç ve sakallı birisi vardı. Açık kapıdan onu izlemeye başladım. Benim dikkatle baktığımı anlayınca gülümseyip bana eliyle ‘gel’ işareti yaptı. Sonra işaretle elindeki şerit metreyi tutmamı istedi. Bu iş çok hoşuma gitmişti. İkinci teneffüste soluğu yine onun yanında alıp ona yardım ettim. Birbirimizin dilini bilmiyorduk ama aramızda sıcak bir dostluk oluşmuştu. Teneffüs zilinin çalmasını heyecanla bekliyordum. 3. teneffüste yine depoya koşturdum ama kapı kapalıydı ve arkadaşım gitmişti. Yılların dostunu kaybetmiş gibi üzülmüştüm.
Liseyi bitirinceye değin okulun bahçesindeki eserler hep gözümün önündeydi. Lise birinci sınıfta Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarını okumuş ve çok etkilenmiştim. Lise son sınıfta artık kararımı vermiştim. Arkeolog olacaktım. Mezun olduğumuzda üniversite giriş sınavında yüksek bir puana karşın İstanbul Üniversitesi’nde arkeolojiye kayıt oldum. Son sınıfta bitirme tezim ‘Denizli Bölgesi Heykeltraş Kataloğu’ idi. Şubat ayında fotoğraf çekimi ve ölçü almak üzere Denizli’de sağda solda olan müze depolarında çalışmaya başladım. Mezun olduğum ilkokulun bahçesinde çalışırken çok mutluydum. Eski günlere gitmiştim.
Son gün çalışırken yanıma birisi gelip “Müdür bey bana uğrasın diyor” dedi. Zaten işimi bitirmiştim. Odasına gittiğimde koltukta oturan müdür bana ne yaptığımı sordu. Ben de anlattım ve sözümün sonunda “Ben bu okuldan mezunum” dediğimde duygulandı. Bana yer gösterip çay ikram etti. Odadan çıkarken düşünüyordum. Dün minik bir çocukken şimdi arkeoloji öğrencisi üniversiteli olmuştum. Arkeoloji bölümüne 40 kişi girmiştik ve 2 kişi mezun olduk. Benimle mezun olan mesleğine aşık bir kız arkadaşımdı. Uzun yıllar İstanbul Arkeoloji müzelerinde uzman olarak çalışıp emekli oldu.
Müzelerde çalıştığım yıllar boyunca, özellikle müzeye gelen ilkokul düzeyindeki çocuklara yakınlık göstermeye özen gösterdim. Çünkü müze ziyaretçileri arasında en meraklı ve ilgili olanlar onlardı; akla gelmeyecek kadar ilginç sorular sorarlardı. Onların sorularını anlayabilecekleri bir dille yanıtlarken, eski eserlere ve müzelere ilgi duymalarını sağlamayı amaçladım. Yöneticisi olduğum müzelerin çevresindeki okulları ‘kardeş okul’ ilan ederek öğrencilere müze ve eski eser sevgisi kazandırmaya çalıştım.
Sonunda, bu çalışmalar sayesinde onlarca, hatta yüzlerce gönüllü müzeci ve müze dostu yetişti. İşte bir örnek; 1990’lı yıllarda günün birinde Aydın-Söke’de bir banka şubesine gitmiştim. O zamanlar numara alma usulü henüz yoktu. Oturma yerinde beklerken görevli bir bayan bana seslendi. Yanına gittiğimde isteğimi sordu. İşlemi yaparken “Siz müze müdürüsünüz değil mi” diye sorunca “Evet” diye yanıtladım. “Siz belki beni hatırlamazsınız ama ben ilkokulda iken sizin müzenize ailemle gelmiştik. Bana bir kandil (*) armağan etmiştiniz. Onu hala saklıyorum. Ve şimdi bir başka kente gittiğimde o kentin mutlaka müzesini geziyorum. Müzeleri bana siz sevdirdiniz. Çok teşekkür ederim” dedi.
“Rica ederim” derken kendi kendime söylendim: “Demek ki bir müze sever daha kazanmışız.”
Meslek yaşamım dolu, dolu geçti. Türkiye’nin en güzel müzelerinde çalıştım. Bildiklerimi basılmış 30 kitap, yüzlerce makale, gazete yazıları ve danışmanlık yaptığım filmlerle, radyo konuşmalarıyla paylaştım. Emekli olduktan sonra 3 özel müzenin kuruculuğunu yaptım. Halen gücümün yettiğince yazıp çizmeye çalışıyorum. Bana çalışma gücünü veren, yoluma ışık olan Denizli’deki ilkokulun bahçesindeki mermer kabartmalar oldu.
Uygun zamanlarda çocuklarınızı, kardeşlerinizi varsa torunlarınızı müzelere götürünüz. İnanın oralarda görecekleri eserler yaşamlarına yön verecektir. Belki ileride bir bilim adamı, Osman Hamdi’nin izinden gidecek bir müzeci, arkeolog ya da sanatçı olmalarında yol gösterici olacaktır. Unutmayalım müzeler insan yaşamına yön veren eğitim kurumlarıdır.
——————
(*) O zamanlar müzeye gelen ilgili çocuklara, gençlere imitasyon (yeni yapılma) eser kopyaları armağan ediyordum. Ona da içinde içine zeytinyağı konarak aydınlanmada kullanılan pişmiş toprak kandil armağan etmişim.































YORUMLAR