Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ahmet Semih Tulay
Ahmet Semih Tulay

DÜNYANIN İLK GÜZELLİK YARIŞMASI

Yüzyıllar boyunca ressamlara, yontuculara, ozanlara ve yazarlara esin kaynağı olan Klasik Mitoloji’nin en güzel öyküleri Anadolu topraklarından doğmuştur. Mitolojik öykülere göre; Dünyanın ilk müzik yarışması Anadolu’da yapıldığı gibi, ilk güzellik yarışması da bu topraklarda yapılmıştır.

Modern dünyanın ilk güzellik yarışması 19 Eylül 1888 tarihinde Belçika’da 350 aday ile yapılmış 18 yaşındaki Bertha Soucaret ilk güzellik kraliçesi olmuştur. İlk Dünya Güzellik Kraliçesi yarışması ise 19 Nisan 1951 tarihinde Londra Festivali’nde düzenlenmiştir. Türkiye’de ilk güzellik yarışması ise 1926 yılında İpek Film tarafından Melek Sineması’nda düzenlenmiş ve yarışmayı Araksi Çetinyan kazanmışsa da yarışma geçersiz sayılmıştır.

İlk ciddi ve resmî organizasyon 1929 yılında Atatürk talimatıyla Cumhuriyet Gazetesi tarafından düzenlenmiştir. 2-3 Eylül 1929 tarihinde yapılan yarışmayı 19 yaşındaki Feriha Tevfik (Dağ) kazanmıştır. 3 Temmuz 1932 tarihinde yapılan yarışmada Keriman Halis Türkiye güzeli seçilmiş ve 31 Temmuz 1932’de Brüksel’de yapılan ve 28 ülkenin katıldığı Dünya Güzellik yarışmasında birinci seçilmiştir. Bu nedenle Atatürk tarafından kendisine “Ece” soyadı verilmiştir. Dünya güzeli olan 2. güzelimiz Azra Akın ise Londra’da düzenlenen 2002 Miss World (Dünya Güzellik Yarışması) yarışmasında 92 ülke güzeli arasından birinci seçilerek Türkiye’nin ikinci dünya güzeli unvanını kazanmıştır. Şimdi gelelim Anadolu’da yapılan dünyanın en eski güzellik yarışmasına.

Günümüzden 3300 yıl önce eşi yanında pek çok cariyesi olan Truva kralı Priamos on ikisi kız olmak üzere elli çocuğa sahipti. İlk oğlu Truva’nın hatta Anadolu’nun en büyük kahramanlarından Hektor, ikincisi de öykümüzün kahramanı Paris idi. Paris, Truva kralı Priamos ile Hekabe’nin oğulları olup, kimilerine göre bu sözcüğün anlamı  “İda’nın Çobanı” anlamına gelir. Hekabe, Paris’e gebe iken bir gece düşünde karnından çıkan bir alevin tüm Truva surlarını sardığını görür. Bir başka görüşe göre bir meşale doğurduğunu görür. Sabahleyin gördüğü düşü kocasına anlatınca hemen biliciler çağrılır. Hekabe’nin gördüğünü yorumlayan biliciler doğacak çocuğun Truva’nın yıkımına neden olacağını, bu nedenle bundan kurtulabilmek için onun öldürülmesi gerektiğini söyler. Kral Priamos, oğlu doğduğunda ona acır ve öldürülüşünü görmek istemez. Bebek, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalansın diye İda (Kazdağı) Dağı’na bırakılması için bir hizmetçiye verilir. Hizmetçinin İda Dağı’na bıraktığı bebeği dişi bir ayı bulur ve beş gün süreyle emzirir. Altıncı gün Agelaos adında bir çoban bebeği bularak evine götürür. Öteki çoban çocuklarıyla birlikte dağda büyüyen yakışıklılığı ve yiğitliği ile kısa zamanda dikkatleri üzerine çeken çocuğa sürüleri çok iyi koruduğu için “koruyucu” anlamına gelen Aleksandros adını takarlar. Yakışıklılığı yanında gözlerinin güzelliği ve sesinin tatlılığıyla ünlenen Aleksandros, kral Priamos’un oğlu olduğunu bilmeden İda Dağı’nda at ve sığır sürülerini güderek çobanlık yapar. Çoban Agelaos ise başına geleceklerden korktuğundan olmalı ki bu sırrı ondan hep saklar durur.

Paris, çobanlık yaparak dingin bir yaşam sürerken bir gün sadece onun yaşamını değil birçok insanın kaderini tamamen değiştirecek bir olayın başlangıcı olur. O gün Thetis ile Peleus’un görkemli düğün şölenleri vardı. Deniz tanrıçalarından Thetis çok güzel bir kızdı. Öyle ki; baştanrı Zeus ile deniz tanrısı Poseidon da onunla evlenmek istemişler ama Thetis’in doğuracağı erkek çocuğun babasından daha akıllı ve güçlü olacağını bildikleri için her ikisi de evlenme kararından vazgeçerek onu, Aikos’un oğlu Teselya Kralı Peleus ile evlendirmeye karar vermişlerdi. Tesalya’daki Pelion Dağı’nda Olympos’daki şölenleri aratmayacak bir düğün hazırlanır. Düğünde tüm tanrı ve tanrıçalar eğlenirler ve düğün armağanlarını sunarlar. Denizler tanrısı Poseidon batı rüzgarı Zephyiros’un iki tayını düğün armağanı olarak verir. At adam Kheiron, yakın arkadaşı Peleus’a düğün armağanı olarak (daha sonra oğlu Akhilleus tarafından Truva savaşında kullanılacak) dişbudak ağacından özel yapım bir mızrak armağan eder. Ancak, bu arada ara bozuculuk tanrıçası Eris unutularak bu görkemli düğüne çağrılmamıştır. Düğüne çağrılmamasına çok sinirlenen tanrıça gizlice düğün yerine gidip eğlencenin doruğa çıktığı anda üzerinde “en güzel tanrıçaya” yazılı altın bir elmayı Afrodit, Hera ve Athena arasına atarak ortadan kaybolur. Her üç tanrıça da kendisinin en güzel olduğunu söyleyerek altın elmayı almak isterler ve tartışmaya başlarlar. Olayın büyümesinden korkan baştanrı Zeus araya girip, bu işi çözeceğini söyler ama zor durumdadır. Çünkü Athena öz kızı, Hera eşi ve Afrodit ise güzelliği herkes tarafından kabul edilen bir tanrıçadır. Hiçbirini kırmadan bu işin içinden çıkması gerekmektedir. Bu zor görevi İda Dağında çobanlık yapan Paris’e vermeyi uygun görür. Çünkü Paris doğru ve hak yemeyen birisi olarak bilinmektedir. Zeus haberci tanrı Hermes’i çağırıp Anadolu’da Truva yakınındaki İda Dağı’nda çobanlık yapan kral oğlu Paris’e hakemlik görevi verdiğini ve üç tanrıçayı alarak ona götürmesini söyler.

MÖ 6. Yüzyıla ait bir vazo üzerinde yarışan tanrıçalar ve hakem Paris

İda’da her şeyden habersiz sürülerini otlatmakta olan Paris’in yanına gelen Hermes, altın elmayı ona vererek Zeus’un buyruğunu iletir. Paris, birden karşısında bir tanrı ve üç tanrıçayı görünce ve de böyle çok önemli bir kararı kendisinin vereceğini öğrenince önce çok şaşırır hatta korkudan kaçmaya kalkışır. Hermes, bu seçimi Zeus adına yapacağı için çekinmemesini söyleyerek ona hakem olmayı kabul ettirir. Böylelikle tanrıçaların Paris’i etkileri altına almak için türlü sözü vermekte serbest oldukları yarışma başlar. Tanrıçaların her birisi sırayla Paris’in kulübesine girerek yerine getirecekleri sözlerini sıralamaya başlarlar. Kulübeye ilk giren Hera şöyle der.

“Beni seçersen seni Asya’nın tek kralı yaparım. Söyleyeceğin her söz yasa olur ve anında yerine getirilir.”

Ondan sonra içeriye giren Athena,

“Eğer, beni seçersen sana üstün bir zeka ve dünyanın tüm bilgilerini veririm. Bilge bir insan olursun. Ayrıca girdiğin tüm savaşlarda utku hep senin olur.”

En son kulübeye giren Afrodit ise,

“Beni seçersen sana dünyanın en güzel kadınının aşkını veririm. O, Zeus’un kızı ve dillere destan güzelliğiyle ünlü Sparta’daki Helena’dır.”

Bu sözlerin ardından belindeki demirciler tanrısı Hepaistos’un elinden çıkan büyülü kemeri gösterip,

“Bak ayrıca sana tüm kadınları etkilemeni sağlayacak olan bu büyülü kemeri de hemen şimdi armağan ediyorum.”

Sözünü tamamladıktan sonra belinden kemeri çıkarıp Paris’in beline takıverir.

Paris kulübeden dışarıya çıktığında belindeki altın kemeri gören Athena ve Hera yarışmayı kaybettiklerini Afrodit’in bir oyun yaptığını anlar gibi olurlar ama seslerini çıkarmazlar.

Paris, çok fazla düşünmeden yarışmanın birincisi olarak altın elmayı Afrodit’e uzatır. Aslında burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Afrodit çok güzel bir tanrıçadır ama aynı zamanda Paris’in ailesine yakın bir tanrıçadır. Örneğin, Paris’in akrabası Aeneias’ın annesidir. Öteki tanrıçalar Paris’in kendilerini seçmediğine çok kızarak bunun öcünü çok acı biçimde almaya yemin ederek oradan ayrılırlar.

Gerçekten bir süre sonra kehanet gerçekleşir, Paris’in Helena’yı kaçırması ile başlayan ve on yıl süren Truva savaşı sonunda tahta at hilesiyle Truva yakılıp yıkılır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER