Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hüseyin Bay
Hüseyin Bay

Evrensel İddia, Seçici Sahne: TÜGVA Finali Üzerinden Kendi Karşıtına Dönüşmek

Bir düşüncenin ahlaki değeri yalnızca ne söylediğiyle değil, güç ve imkân eline geçtiğinde ne yaptığıyla ölçülür. Özgürlük isteyen bir hareket, iktidara ulaştığında başkasının özgürlüğünü daraltıyorsa; dışlanmaya itiraz edenler yeni dışlama biçimleri üretiyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır. Felsefede “kendi karşıtına dönüşme” denilen durum tam da budur: Bir düşüncenin, başlangıçta mücadele ettiği yöntemi zamanla benimsemesi.

İslam tarihindeki teori ile pratik arasındaki gerilim bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Kur’an, insanları aynı kökten gelen varlıklar olarak tanımlar; üstünlüğü soyda, renkte ve servette değil, ahlaki sorumlulukta arar. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi irade ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Medine Sözleşmesi ise farklı inanç topluluklarının aynı siyasi çatı altında yaşayabileceğini gösterir. Buna karşılık tarihsel uygulamada Emevilerin mevali politikası Arap olmayan Müslümanları ikinci sınıfa itmiş; Mihne sürecinde özgür düşünce iddiasındaki bir yorum, devlet gücüyle başka yorumları susturmuştur. Teorik evrensellik, iktidarla birleştiğinde tarihsel dışlama üretebilmiştir.

Benzer bir gerilimi Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında da görüyoruz. AK Parti, vesayete, başörtüsü yasaklarına, bürokratik tahakküme ve çevrede kalanların dışlanmasına itiraz ederek yükseldi. Başlangıçtaki dili özgürlük, çoğulculuk, hukuk ve sivillik üzerine kuruluydu. Fakat iktidar uzadıkça dinin sivil alandaki özgürlüğü ile dinin devlet gücü tarafından resmî bir kimlik kalıbına dönüştürülmesi arasındaki sınır bulanıklaştı. Dünün mağduriyet hafızası, bugünün iktidar imkânlarıyla birleşince eski dışlama biçimlerinin tersinden üretilmesi tehlikesi ortaya çıktı.

TÜGVA Yaz Okulları Finali ’26, bu teorik tartışmanın pratikte okunabileceği sembolik bir sahne sundu. Yaz okullarında yüz binlerce çocuğa ücretsiz dinî eğitim, spor, sanat, teknoloji ve sosyal etkinlik imkânı sağlanması küçümsenemez. Ülke çapında böylesine geniş bir organizasyon kurabilmek ciddi bir emek ve kapasite gerektirir. Burada mesele gençlere değer eğitimi verilmesi veya onların tarihleriyle bağ kurması değildir. Asıl mesele, “değer” ve “tarih” adına nasıl bir gençlik ve nasıl bir ortak hafıza tasarlandığıdır.

Finalde hazırlanan özel koreografide Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, II. Abdülhamid ve Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı tarihsel süreklilik içinde sunuldu. Mustafa Kemal Atatürk ise etkinliğe özel bu anlatıda yer almadı. Stadyumun sabit bölümünde Atatürk portresinin bulunması, yapılan tercihin anlamını ortadan kaldırmıyor. Tartışma “stadyumda Atatürk hiç yoktu” tartışması değil; organizatörlerin hazırladığı tarih anlatısında Cumhuriyet’in kurucu ismine neden yer verilmediği tartışmasıdır.

Üstelik yaşayan bir siyasi liderin Osmanlı hükümdarlarıyla aynı görsel hat üzerinde konumlandırılması, bir gençlik faaliyetini eğitim programının ötesine taşıyarak lider merkezli siyasal aidiyet gösterisine dönüştürüyor. Cumhurbaşkanlığı himayesi, Millî Eğitim Bakanlığı iş birliği, bakanların katılımı, şehirlerden kaldırılan otobüsler ve büyük bir stadyum organizasyonu, sivil toplum ile kamu gücü arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu da doğuruyor. Katılımcı, ulaşım, bütçe ve finansman verilerindeki belirsizlikler bu soruyu daha önemli hâle getiriyor.

Bir zamanlar başörtülü öğrencinin dışlanmasına karşı çıkan bir siyasi gelenek, bugün seküler veya farklı düşünen gençlerin kendisini ait hissedemeyeceği tek tip bir “makbul gençlik” tasavvuru üretirse kendi karşıtına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dün devletin ideolojik gençlik yetiştirmesine itiraz edenler, bugün devlet imkânlarıyla kendi ideal gençliğini biçimlendirmeye yönelirse değişen şey yöntem değil, yalnızca yöntemi kullananların kimliği olur.

İslam’ın evrensel ahlakı, yalnızca aynı inancı ve siyasi yönelimi paylaşanları kardeş saymakla gerçekleşmez. Gerçek sınav; farklı inananın, farklı yaşayanın, hatta eleştirenin hukukunu da koruyabilmektir. Gençliği “bizim gençliğimiz” diye sahiplenmek, görünüşte sevgi ve aidiyet üretirken gerçekte toplumun diğer gençlerini görünmez kılabilir. Oysa Türkiye’nin gençliği yalnızca dindar, muhafazakâr veya iktidarla aynı dili konuşanlardan oluşmuyor. Cumhuriyetçi, seküler, milliyetçi, sosyal demokrat, Kürt, Alevi veya herhangi bir kimliğe sığmayan gençler de bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır. Çoğulculuk, herkesi aynılaştırmak değil; farklılıkları ortak bir hukuk içinde yaşatabilmektir.

TÜGVA’nın eğitim ve organizasyon kapasitesini teslim etmekle sahnedeki seçici hafızayı eleştirmek birbirinin zıddı değildir. Aksine, evrensel adalet iddiasına sadakat tam da burada sınanır. Çünkü adalet, yalnızca bizim dışlandığımızda hatırladığımız bir hak değildir. Özgürlük de yalnızca bize benzeyenlerin özgürlüğü değildir. Bir hareketin kendi karşıtına dönüşmesini engelleyen şey, gücünün büyüklüğü değil; gücünü sınırlayabilmesi, çoğulculuğu koruması ve en yüksek alkışın duyulduğu anda bile eleştiriye açık kalabilmesidir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER