Tarih, yalnızca iktidarı ele geçirenlerin değil, iktidara rağmen doğru bildiğini söyleyenlerin de hikâyesidir. Ordular, saraylar ve makamlar zamanla unutulur; fakat zulüm karşısında söylenmiş bir hakikat sözü, yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eder. Said bin Cübeyr’in hayatı, iktidarın insanı öldürebileceğini fakat onun vicdanını teslim alamayacağını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Habeş asıllı ve azat edilmiş bir aileden gelen Said bin Cübeyr, dönemin toplumsal hiyerarşisinin alt basamaklarından yükselerek tefsir, hadis, kıraat ve fıkıh alanlarında büyük bir otorite hâline geldi. Abdullah bin Abbas’ın öğrencisi oldu; ilmi ve ahlaki şahsiyetiyle “âlimlerin başı” diye anıldı. Onun yükselişi, İslam’ın ilk dönemlerinde ilmin soy, ırk ve sınıf sınırlarını aşabilen gücünü gösteriyordu.
Said’i unutulmaz kılan ise yalnızca bilgisi değildi. O, ilmini iktidarın emrine vermedi. Emevîlerin Irak valisi Haccâc bin Yusuf tarafından bir dönem kadılık ve imamlık görevlerine getirildi. Muhtemelen yönetimin içinde kalarak haksızlıkları azaltmayı ve toplumu ıslah etmeyi umuyordu. Ancak Haccâc’ın baskıcı yönetimi, muhaliflere uyguladığı şiddet ve Arap olmayan Müslümanlara yönelik ayrımcılığı, Said’i iktidardan uzaklaştırdı.
Buradaki çatışma iki insan arasındaki kişisel bir anlaşmazlık değildi. Asıl mesele, iktidarın sınırının bulunup bulunmadığıydı. Haccâc’a göre devletin gücü, yöneticiye itaat edilmesini zorunlu kılıyordu. Said’e göre ise hiçbir yönetici adaletin, hukukun ve ilahî ölçünün üzerinde değildi. Yönetici zulmediyorsa ona itaat, ahlaki ve dinî bir görev olmaktan çıkabilirdi.
Emevîler döneminde hilafetin istişare ve hür biat anlayışından uzaklaşarak hanedan düzenine dönüşmesi bu tartışmanın tarihî zeminini oluşturdu. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in öldürülmesi, Medine’nin yağmalanması, Mekke’nin kuşatılması ve Abdullah bin Zübeyr’in ortadan kaldırılması, siyasetin ahlaki sınırlarının nasıl aşılabildiğini göstermişti. Devlet güçleniyor fakat meşruiyet, giderek halkın rızasından çok kılıcın hükmüne dayanıyordu.
Said bin Cübeyr, Haccâc’a karşı başlayan İbnü’l-Eş‘as ayaklanmasına katıldı. Bu hareket yalnızca askerî bir başkaldırı değildi; içinde âlimlerin, Kur’an okuyucularının, Arap olmayan Müslümanların ve Iraklı muhaliflerin yer aldığı geniş bir tepkiydi. Ayaklanma yenilince Said yaklaşık on iki yıl boyunca farklı şehirlerde saklandı. Sonunda yakalanarak zincirler içinde Haccâc’ın huzuruna çıkarıldı.
Haccâc, ona daha önce verdiği makamları, yetkileri ve imkânları hatırlatarak sadakat bekliyordu. İktidarın mantığı açıktı: “Seni ben yükselttim; öyleyse bana borçlusun.” Said ise gördüğü iyilikleri inkâr etmedi, fakat bu iyiliklerin vicdanını satın alabileceğini de kabul etmedi. Devlet göreviyle ahlaki sorumluluğun aynı şey olmadığını, makamın hakikatin üzerinde bulunamayacağını tavrıyla gösterdi.
Said’in trajedisi yalnızca zalim bir yöneticinin karşısında öldürülmesi değildir. Daha derin mesele, iktidarı sınırlayacak ahlaki ölçünün bulunmasına rağmen bu ölçüyü sürekli ve barışçıl biçimde işletecek kurumların geliştirilememiş olmasıdır. Yöneticiyi kim denetleyecek, sapmayı kim tespit edecek ve gerektiğinde onu kim görevden uzaklaştıracaktır? Adalet, yalnızca kahraman bireylerin cesaretine bırakılamaz; onu koruyacak usullere ve kurumlara ihtiyaç vardır.
Said’in ölümü, vicdanın iktidarı yargılama hakkının nasıl zayıflatıldığını da gösterir. Zamanla zalim yöneticiye hak sözü söylemek övülen bir fazilet olarak kaldı; fakat bu sözün yöneticiyi bağlayacak bir denetim ve yaptırım gücüne dönüşmesi engellendi. Böylece itiraz, etkili bir siyasi ve hukuki yetki olmaktan çıkıp yöneticinin kabul edip etmemekte serbest olduğu bir nasihate dönüştü.
Haccâc’ın yalnızca kaba bir zorba olmadığı da unutulmamalıdır. İdari düzenlemeler yapmış, tarımı geliştirmiş, para ve posta sistemini güçlendirmiş, Kur’an yazısının düzenlenmesine katkıda bulunmuş etkili bir yöneticiydi. Fakat hizmet, zulmü meşru hâle getirmez. Bir yönetici yollar, kanallar ve kurumlar kurabilir; ancak insan onurunu çiğniyorsa yaptığı icraatlar ona sınırsız bir meşruiyet kazandırmaz. Başarı, adaletin yerine geçemez.
Said bin Cübeyr’in hikâyesi bu yüzden siyaset sosyolojisi ve felsefesi açısından iyi bir örnektir. Modern anayasal düzenlerin amacı da iktidarı yöneticilerin iyi niyetine bırakmamak, hukukla sınırlandırmaktır. Kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın, seçim ve hesap verebilirlik bunun için vardır. Çünkü denetlenmeyen iktidar, zamanla kendi kararını hukuk, kendi çıkarını kamu yararı, kendi devamlılığını da devletin bekası olarak sunabilir.
Bu yüzden hukuk devleti, yöneticinin iyi olacağı varsayımına değil, kötüye kullanılabilecek gücün sınırlandırılması ilkesine dayanır. Mesele, iktidara kimin geldiğinden önce, gelen kişinin hangi kurallara bağlı kalacağıdır. Adalet kişilerden üstün değilse, en iyi niyetle kurulan düzen bile zamanla keyfîliğe dönüşebilir.
Tarih boyunca yöneticilerin ya da Haccâc örneğindeki gibi idarecilerin dindarlığına, hitabetine veya yaptığı hizmetlere bakarken sorulması gereken temel soru aynıdır: Güç, adaletle sınırlandırılıyor mu; yoksa adalet, gücün ihtiyaçlarına göre mi yeniden tanımlanıyor?
Haccâc’ın orduları, zindanları ve cellatları vardı. Said’in ise ilmi, imanı ve vicdanı… Tarih sonunda hangisinin daha kalıcı olduğuna karar verdi. Haccâc korkuyla, Said cesaretle hatırlandı. Çünkü iktidar insanı öldürebilir; fakat adalet uğruna söylenmiş bir sözü öldüremez
































YORUMLAR