Bir intiharın ardından çoğu zaman önce ölen kişiyi yargılıyoruz. “Zayıftı”, “dayanamadı”, “imanı eksikti” diyoruz. Hayatının hangi koşullarda ağırlaştığını anlamaya çalışmadan, son davranışını bütün hayatının açıklaması hâline getiriyoruz.
Dinî dil de bazen bu yargılamaya katılıyor. Cenaze namazının bile kılınmaması gerektiğini ileri süren söylemler, tartışmayı kişinin günahına kilitleyebiliyor. Böylece aile ilişkilerinden çalışma hayatına, ekonomik düzenden kurumsal ihmallere kadar incelenmesi gereken birçok mesele geri plana itiliyor.
Bütün suçun ölen kişiye atfedilmesi, yapısal sorunları görmezden gelmemize yol açmamalı.
Bireysel etkenler, buzdağının görünen yüzü olabilir; suyun altında hangi ilişkilerin ve koşulların bulunduğunu da araştırmalıyız. Özellikle ölümler belirli gruplarda ve dönemlerde örüntü gösteriyorsa, sorumluluğu yalnızca kişiye yükleyerek meseleden çıkamayız.
Durkheim’ın 1897’de yayımladığı İntihar çalışmasının temel katkısı buydu. Görünüşte bireysel bir eylemin, toplumsal bütünleşme ve düzenlemeyle ilişkisini araştırdı. Sonraki çalışmalar da eşitsizlik, işsizlik, sosyal bağlar ve kurumsal koşulların önemini farklı yöntemlerle incelemeyi sürdürdü. İntiharın sosyolojik bir olgu olması, psikolojik boyutunun yokluğu anlamına gelmez; o boyutun yaşandığı toplumsal dünyayı hesaba katmayı gerektirir.
Bu nedenle gençlerin hayatına bakmalıyız. Eşitsiz eğitim imkânları içinde yetişen, geleceğinde kendisine bir yer göremeyen öğrencinin kaygısını küçümseyemeyiz. Yıllarca okuyup mezun olduktan sonra eğitimine uygun iş bulamayan, ailesine bağımlı yaşamayı sürdüren gencin hayal kırıklığını hesaba katmalıyız.
Torpilsiz, referanssız, kartvizitsiz işe giremeyeceğine inanan bir genç, emeğiyle sonuç arasındaki bağa güvenini kaybedebilir. Bu kanaatin ne kadar yaygın olduğunu araştırmak kadar, onu üreten deneyimleri anlamak da önemlidir. Sürekli “Çalış, başarırsın” denilen insanın karşısına kayırmacılık çıktığında, adalet duygusu da yaralanır.
Ekonomik kriz ve borç baskısı bu yükü ağırlaştırabilir. Göreli yoksunluk, yalnızca az gelirli olmak değildir; insanın kendisini başkalarıyla karşılaştırırken yaşadığı eksiklik ve geride bırakılmışlık duygusudur. Geçim sıkıntısını değerlendirirken bu duyguyu, aile içindeki gerilimleri ve gelecek belirsizliğini de düşünmeliyiz.
Sosyal medya ise zenginliği, gösterişi ve tüketimi ulaşılması gereken hayatın ölçüsü gibi sunabiliyor. İnsanlara sürekli yeni arzular gösterilirken, bu arzulara ulaşma imkânlarının eşitsizliği görünmezleşiyor. Bazıları için bunun sonucu, kendi hayatını değersiz görmeye başlamasına yol açan, yıpratıcı ve kaygıyı artırıcı bir karşılaştırma olabilir.
Fonların çökmesi veya dolandırıcılık düzeneklerinde birikimlerin kaybedilmesi de yalnızca para meselesi değildir. Mağdurun güveni, aile ilişkileri ve kendisine bakışı sarsılabilir. Kaybına bir de çevresinin suçlaması eklendiğinde, destek istemek zorlaşabilir.
Siyasal kayırmacılık, yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları karşısında etkili başvuru yollarının bulunmaması da araştırılması gereken bir alandır. İnsanların gördükleri haksızlıkları dile getirmekten çekinmesi, güçsüzlük ve öfke biriktirebilir. Bu duyguları tek başına intihar nedeni sayamayız; fakat toplumsal güveni nasıl etkilediklerini sorgulamalıyız.
Polis teşkilatındaki kayıplar da bu geniş çerçevenin içindedir. Mesleki baskı, çalışma düzeni, travmatik deneyimler ve yardım istemeye ilişkin kaygılar birlikte incelenmelidir. Güçlü görünmek zorunda hisseden insanın sıkıntısı, görevini sürdürebiliyor olması nedeniyle gözden kaçabilir.
Robotlaşma ve yapay zekânın çalışma hayatını dönüştürmesi ise yeni belirsizlikler yaratıyor. Teknoloji yeni imkânlar açarken bazı işlerin geleceğini de tartışmalı hâle getiriyor. Bilgi, sermaye ve karar gücünün dar çevrelerde yoğunlaşması karşısında, kendisini gereksiz ve işlevsiz gören çoğunluğu anlamalıyız. Dijital ilişkilerin yüz yüze dayanışmanın yerini alması ihtimali de ayrıca araştırılmalıdır.
Durkheim’ın anomi kavramı, beklentilerle onları yönlendiren toplumsal ölçüler arasındaki kopuşu düşünmemize yardım eder. Ancak bütün bu sorunlardan hareketle kanıtlanmış bir “psikopatolojik salgın” ilan edemeyiz; ama meseleyi dinî ve hissî nutuklarla da geçiştiremeyiz. Söyleyebileceğimiz, ruhsal sıkıntıların toplumsal koşullarla ilişkisini ciddi biçimde araştırmamız gerektiğidir.
“Müslüman intihar etmez” sözü de bu ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Dinî bir yasağı, yaşanan olayların açıklaması yerine koyamayız. İnanç destek sağlayabilir; mutlak dokunulmazlık sağlamaz. İntiharı yalnızca Batı toplumlarının problemi saymak da kendi toplumumuzun acılarını görmemizi engeller.
Bireysel etkenleri dışlamadan, toplumsal ve kurumsal sorumluluğu konuşmalıyız. Ölen kişiye yönelttiğimiz hükümlerin yanına, eşitsizliğin artarak devam etmesine sebep olan yapısal sorunları da katmalıyız.
































YORUMLAR