Edebiyat dünyasında kadim bir tartışma, son günlerde yeniden rafların arasından sızıp gündemimize oturdu: “Şiddet içerikli eserler toplumu zehirliyor mu, yoksa bir ayna görevi mi görüyor?” Kimileri bu kitapların toplatılmasını, “susturulmasını” savunurken; kimileri ise sansürün sanatın ölüm fermanı olduğunu haykırıyor.
Peki, sayfaların arasından sızan kan, gerçekten sokağa mı taşıyor?
Yasaklamak Çözüm mü, Kaçış mı?
Bir romanı, içeriğindeki şiddet unsurları nedeniyle susturmak, aslında semptomu tedavi etmeye çalışıp hastalığı görmezden gelmeye benzer. Edebiyat, hayatın sadece güneşli parklarını değil, en karanlık dehlizlerini de anlatmakla yükümlüdür. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki o tefeci kadının öldürülme sahnesini kitaptan çıkarsaydık, Raskolnikov’un vicdan azabını ve insan ruhunun derinliğindeki o yıkımı anlayabilir miydik?
Şiddet, insan doğasının ve toplumsal gerçekliğin bir parçasıdır. Sanatçıyı bu gerçekliği anlatmaktan men etmek, toplumu bir “fanus” içinde yaşatmaya çalışmaktır ki bu fanus ilk darbede tuzla buz olmaya mahkumdur.
Estetize Edilen Şiddet Tehlikesi
Ancak burada ince bir çizgi var. Tartışılması gereken asıl mesele şiddetin varlığı değil, sunuluş biçimidir. Eğer bir roman, şiddeti bir çözüm yolu olarak kutsuyor, faili kahramanlaştırıyor ve mağdurun acısını bir seyirlik malzemeye dönüştürüyorsa; işte orada edebi bir eserden değil, bir propaganda aracından söz ediyoruz demektir.
“Sanat, rahatsız olanları teselli etmeli, rahatı yerinde olanları ise rahatsız etmelidir.”
Eğer şiddet içerikli bir roman bizi sarsıyor, şiddetin doğası üzerine düşündürüyor ve bizi bu karanlıktan nefret ettiriyorsa, amacına ulaşmış demektir. Susturulması gereken şey edebiyat değil; şiddeti normalleştiren, pornografik bir dille pazarlayan o sığ bakış açısıdır.
Sonuç: Sansür Değil, Bilinçli Okur
Romanları susturmak, düşünceyi hapsetmektir. Çözüm, kitapları yakmak veya raflardan kaldırmak değildir. Asıl çözüm:
- Yaş sınırlandırmaları ve içerik uyarılarının etkin kullanımı,
- Okura, okuduğunu analiz edebilecek eleştirel düşünce becerisinin kazandırılması,
- Eserin sanatsal değeri ile etik sorumluluğu arasındaki dengenin gözetilmesidir.
Şiddet hayatta var olduğu sürece edebiyatta da var olacaktır. Önemli olan, kalemin kılıçtan keskin olduğunu unutmadan; o kalemi yaraları deşmek için değil, o yaraların neden açıldığını anlamak ve iyileştirmek için kullanmaktır.
Unutmayalım ki, kötü kitaplar ancak iyi kitapların ve bilinçli bir toplumun varlığıyla etkisiz hale getirilir; susturularak değil.
































Çok güzel bir yazı olmuş…Yazı, kalemin bir “yarayı deşmek” için değil, o yaranın neden açıldığını anlamak ve iyileştirmek için kullanılması gerektiğini savunan; sansüre karşı çıkan ancak yazarın etik sorumluluğunu da hatırlatan bir manifesto niteliğindedir.ayrica yasaklarla hiç bir yere gelemeyiz…Aile iyi eğitim vermeli çocuklarına iyiliği saygıyı anlatmalı…Çocuğu poplayacaklarina biraz sıkmalı…Bir çocuk anne babasından korkmalı..Biz öğretmeniz bize kızacak diye kafamızı yerden kaldirmazdik..Müdürün odasına girdiğimizde ne ceza verecegiz diye korkardik nasıl bu duruma düştük.. acilen çocuklara ve yetişkinlere de internette bazı yerlerde kısıtlama gelmeli…Yazara bu yazısı için teşekkür ederm kalemi daim olsn derim