Muhatabına Ulaşamayan Mektup – I
Ölümün Sırayı Bozduğu Yerde
Bir yıl önce Almanya’da vefat eden halamın büyük oğlu Mustafa Abimi, 18 Ağustos Salı günü, aramızdan ayrılışının birinci yılında rahmet ve özlemle anacağız. Vefatından bir gün önce, hastane yatağında hayat mücadelesi verirken kaleme aldığım “Muhatabına Ulaşamayan Mektup” başlıklı yazımı, bu yıl dönümü dolayısıyla yeniden ele alarak siz okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Hatıraların ağırlığını ve metnin uzunluğunu gözeterek yazıyı iki bölüm hâlinde yayımlayacağım.
Ölüm hep acıdır; fakat her ölümün acısı aynı değildir. Bazı ölümler, uzun zamandır geleceği bilinen bir misafir gibi kapıyı ağır ağır çalar. İnsan onun ayak seslerini önceden duyar ve kendisini hazırladığını sanır. Bazı ölümler ise kapıyı çalmaz; doğrudan içeri girer. Söylenmemiş sözleri, tamamlanmamış vedaları ve yarım kalmış hayatları geride bırakarak insanın dünyasını bir anda ikiye böler: ölümden önce ve ölümden sonra.
Bir dedenin, ninenin, annenin ya da babanın ölümü elbette acıdır. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin annesini kaybettiğinde biraz öksüz, babasını kaybettiğinde biraz yetim kalır. Fakat hayatın tabii akışı içinde yaşlıların gençlerden önce ölmesi beklenir. Akıl bunu bilir; kalp kabullenmekte zorlansa da zaman, acının keskin kenarlarını yavaş yavaş aşındırır. Yara kapanmaz belki ama insan onunla yaşamayı öğrenir.
Asıl sarsıcı olan, hayatın sırasını bozan ölümlerdir. Gençlerin yaşlılardan, çocukların anne ve babalarından, kardeşlerin birbirlerinden önce gitmesidir. Bir de insanın, çocukluğundan beri birlikte yürüdüğü, kendisiyle aynı devrin ve aynı hatıraların şahidi olan bir yakınını kaybetmesi vardır. Böyle bir ölüm yalnızca sevilen bir insanı alıp götürmez; geride kalanın zamana ilişkin güvenini de parçalar. İnsan onun ardından bakarken yalnızca gideni görmez; kendi sonunun gölgesini de seçer.
Anne ve babanın ölümünde bir devrin kapandığını hissederiz; kendi kuşağımızdan birinin ölümünde ise bizim devrimizin de kapanmaya başladığını… Birlikte büyüdüğümüz insanın ölümü, çocukluğumuzdan bir sokağı, gençliğimizden bir sesi ve geçmişimizden bir şahidi de beraberinde götürür. Onunla birlikte geçmişimizin bir bölümü dilsizleşir.
Böyle zamanlarda ölüm, uzakta duran soyut bir düşünce olmaktan çıkar; ensemizde dolaşan soğuk bir nefese dönüşür. Heidegger’in insanı “ölüme-doğru-varlık” olarak tanımlaması tam da burada anlam kazanır. İnsan yalnızca bir gün ölecek olan değil, ölüm ihtimalini şimdiden içinde taşıyan ve hayatını bu sonluluk ufku içinde yaşayan bir varlıktır. Ölüm, hayatın sonunda karşımıza çıkan tesadüfi bir duvar değil, doğduğumuz andan itibaren bizimle yürüyen sessiz bir gölgedir. Hiç kimse de bir başkasının yerine ölemez. Ölüm geldiğinde insan, kendi varoluşunun mutlak yalnızlığıyla karşılaşır.
Kendi kuşağımızdan birinin ölümü bizi tam da bu gerçekle yüz yüze getirir: Onun gidişi, bizim de sıradan ve genel bir “insan” olarak değil, adı ve hikâyesi olan tekil bir varlık olarak öleceğimizi hatırlatır. Bu yüzden bazı ölümler yalnızca hüzünlendirmez; varoluşumuzun üzerindeki örtüyü de kaldırır. Günlük meşguliyetlerin, ertelenmiş hesapların, küçük hırsların ve geçici kaygıların altında gizlenen hakikati açığa çıkarır: Vaktimiz sınırlıdır ve hayat, sonsuza kadar ertelenebilecek bir şey değildir. Bir yakınımızla görüşmeyi, ona sevgimizi söylemeyi, yarım kalan bir meseleyi tamamlamayı sürekli sonraya bırakamayız; çünkü bazen “sonra” dediğimiz zaman hiç gelmez.
Mustafa Abimin hastane yatağındaki görüntüsü, ölümü benim için böyle bir hakikate dönüştürdü. Uzun yıllardır yüz yüze görüşememiştik; fakat telefonla, zaman zaman da görüntülü konuşuyorduk. En son, açık kalp ameliyatına gireceği günün akşamında görüştük. Endişeliydi ama iyileşme ümidi daha baskındı.
“Ameliyat bu; her şey olabilir. Her şeyin hayırlısı be oğlum, kaderde ne varsa o olur,” dedi.
Ben de “Abi, sen bu badireyi atlatır, sağ salim Türkiye’ye gelirsin. Beraber gezip göreceğimiz çok yer, birbirimize anlatacağımız çok şey var,” dedim.
“Bilmem. İnşallah,” diyebildi.
İkimizin de gözleri dolmuştu. Birbirimizi daha fazla üzmemek için konuşmayı kısa kestik. Sonunda, “Hadi oğlum, görüşürüz,” dedi; sırtını dönüp elini elveda dercesine kaldırarak hastane koridorundan odasına doğru yürüdü. Ben ise elimde telefonla öylece kalakaldım.
O sırada bunun gerçekten son görüşmemiz olduğunu bilmiyordum. Belki içimde bir yer bunu sezmişti; fakat insan, sevdiği birini kaybetme ihtimalini aklına getirse bile kalbine kabul ettiremiyor.
Devamı yarın…
































YORUMLAR