İnsanın en eski sorularından biri şudur: Dünya kötü müdür? Beden, insanı aşağıya çeken bir yük müdür? Hayat, yalnızca katlanılması gereken geçici bir sürgün müdür? Dinlerin, mistik geleneklerin ve ahlak öğretilerinin büyük bir kısmı bu soruya bir biçimde temas etmiştir. Fakat meseleye dikkatle bakıldığında, “dünya kötüdür” cümlesinin hem felsefi hem de sosyolojik bakımdan fazla kaba bir genelleme olduğu görülür.
Öncelikle “dünya” kelimesinin tek anlamlı olmadığını kabul etmek gerekir. Dünya, bazen tabiat ve maddi varlık anlamına gelir; bazen insanların kurduğu adaletsiz toplumsal düzeni ifade eder; bazen de servet, iktidar, şöhret ve hazların mutlaklaştırıldığı dünyevileşme biçimini anlatır. Dinî ve ahlaki metinlerin çoğu zaman eleştirdiği şey, birinci anlamdaki dünya değildir. Yani toprak, su, beden, aile, emek, üretim, güzellik ve hayatın kendisi hedef alınmaz. Asıl eleştirilen, insanın bunlarla kurduğu ölçüsüz, bencil ve putlaştırıcı ilişkidir.
Burada temel felsefi ayrım şudur: Kötülük varlığın özünde mü bulunur, yoksa insanın varlıkla kurduğu ilişkide mi ortaya çıkar? Eğer dünya özü itibarıyla kötü kabul edilirse, insanın görevi onu iyileştirmek değil, ondan kaçmak olur. Bu bakış, hayatı değersizleştiren bir pejorizme, yani kötüleşimci ve karamsar bir varlık anlayışına dönüşebilir. Fakat dünya eksik, kırılgan ve fanidir diye onun bütünüyle değersiz olduğu söylenemez. Fanilik, değersizlik anlamına gelmez. Aksine, geçicilik çoğu zaman değerin kaynağıdır. Ölümlü olduğumuz için zaman kıymetlidir; ayrılık mümkün olduğu için sevgi derindir; kayıp ihtimali bulunduğu için merhamet ahlaki bir ağırlık kazanır.
Dinlerdeki dünya eleştirisini de bu dikkatle okumak gerekir. Yahudilikte dünya, bütünüyle aşağılanan bir alan değildir; insanın hukuk, ibadet, emek ve adalet yoluyla dönüştürmesi gereken bir sorumluluk sahasıdır. Hristiyanlıkta ise daha karmaşık bir yapı vardır. Bir tarafta yaratılışın iyiliği, bedenin dirilişi ve Tanrı’nın insan bedeni alması düşüncesi vardır; diğer tarafta ilk günah, tenin arzuları, çilecilik ve manastır hayatı üzerinden güçlenen bir dünya mesafesi bulunur. İslam’da da Kur’an dünya hayatının geçiciliğini ve aldatıcılığını vurgular; fakat aynı zamanda insanın dünyadan nasibini unutmamasını, yeryüzünde sorumluluk üstlenmesini ve temiz nimetlerin haramlaştırılmamasını ister. Bu nedenle İslamî perspektifte dünya kötü değil, geçicidir; mal kötü değil, insanı ele geçirirse tehlikelidir; beden günah değil, arzuların sınırsız egemenliği ahlaki köleliktir.
Sosyolojik olarak bakıldığında, dünya ve beden karşıtlığının güçlenmesinde birkaç etken vardır. Birincisi ölüm ve adaletsizlik problemidir. İnsan, zalimlerin refah içinde yaşadığını, masumların acı çektiğini gördüğünde bu dünyanın adaleti tamamlayamadığını düşünür. Ahiret fikri, bu eksikliği nihai bir adalet vaadiyle telafi eder. Bu, mazlum için büyük bir teselli olabilir. Fakat aynı inanç, yanlış yorumlandığında, dünyadaki adaletsizliklere müdahale etme iradesini zayıflatabilir. “Nasıl olsa öte dünyada hesap görülecek” düşüncesi, bazen bu dünyadaki zulmü değiştirme sorumluluğunu erteleyen bir pasifliğe dönüşür.
İkincisi, bedenin denetlenmesi meselesidir. Beden açlık, cinsellik, haz, doğum, hastalık ve ölümle ilişkilidir. Bu yüzden dinî, siyasi ve kültürel iktidarlar tarih boyunca beden üzerinde kurallar üretmiştir. Özellikle kadın bedeni, giyim, bekâret, aile ve cinsellik konuları bu denetimin merkezinde yer almıştır. Burada ahlaki eğitim ile beden düşmanlığı sık sık birbirine karışmıştır. Oysa beden, ruhun düşmanı değil; insanın dünyadaki varoluş imkânıdır. Bedeni hor gören bir ahlak, sonunda insanı da hor görür.
Üçüncüsü, ruhban ve münzevi sınıfların yükselişidir. Evlenmeyen, mal edinmeyen, hazlardan uzak duran kişi daha kutsal sayılmaya başlanınca, gündelik hayatı sürdüren çiftçi, esnaf, anne, işçi, tüccar veya aile sahibi insan daha aşağı bir dindarlık seviyesinde görülür. Böylece dünya ile ilişki kurmak, neredeyse manevî bir kusur gibi algılanır.
Oysa daha dengeli bir bakış mümkündür. Dünya ne tapılacak bir puttur ne de tiksinilecek bir zindan. İnsan ne yalnızca bedendir ne de bedenden utanması gereken hayalet bir ruhtur. Asıl insani denge, dünyayı mutlaklaştırmadan sevmek, bedeni putlaştırmadan korumak, ölümü bilerek hayatı değersizleştirmemektir.
Bu noktada meliorizm önemli bir imkân sunar. Meliorizm, dünyanın kendiliğinden mükemmel olmadığını, fakat insan emeğiyle daha iyi hâle getirilebileceğini savunur. Bu bakış, iyimserlik kadar saf değildir; çünkü kötülüğü, acıyı ve adaletsizliği görür. Kötümserlik kadar teslimiyetçi de değildir; çünkü insanın akıl, ahlak, hukuk, bilim ve dayanışma yoluyla dünyayı dönüştürebileceğine inanır.
Sonuçta dünya kötü değildir; eksiktir. İnsan kötü olmak zorunda değildir; fakat ölçüsüzleşebilir. Beden aşağılık değildir; fakat eğitilmesi gerekir. Ahiret inancı, adaletsizliğe tepkisizliğin ve dünyayı değersizleştirmenin değil, dünyadaki adaleti derinleştirmenin sebebi olmalıdır. Çünkü insanın asıl olgunluğu, dünyadan kaçmasında değil, dünyanın geçiciliğini bilerek ona emek vermesinde saklıdır.
































YORUMLAR