Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hüseyin Bay
Hüseyin Bay

Sülün Osman’ın Ruhuna Fatiha Okutmak

Bir dolandırıcılık haberi patladığında önce isimleri öğreniyoruz. Ardından rakamları, bağlantıları ve kimlerin ne kadar kaybettiğini. Bir süre sonra bütün tartışma tek soruya sıkışıyor: Bu kadar insan nasıl kandırıldı? Oysa bazen daha rahatsız edici bir soru gerekiyor: İnsanlar, kazanacaklarını düşündükleri sırada neyi görmek istemedi?

Sülün Osman hakkında anlatılan hikâyelerde, kendisine ait olmayan kamu mallarını satmaya kalkışan bir kurnaz vardır. Fakat hikâyenin karşı tarafında da çok değerli bir şeyi yok pahasına kapatabileceğine inanan biri bulunur. Elbette her alıcı aynı niyetle hareket etmez. Yine de satmaya yetkisi olmayanı fark ettiği hâlde fırsatı kaçırmak istemeyen kişinin hesabını konuşmadan, yalnızca satıcının maharetini anlatmak eksik kalır.

Bugün de asıl meselelerden biri budur. Kazancın kaynağı yerine büyüklüğüyle ilgilenen, nüfuzu beceri sayan, makamın korumasını kişisel imkâna çeviren anlayış.

Gündemde olan fon skandalındaki mağdurları; güvendiği bir insanın tavsiyesiyle, yanlış belgelerle veya ekonomik çaresizlik içinde aldatılanlar vardır. Dolandırılmak kimsenin hak ettiği bir ceza değildir. Bununla birlikte mağdur olmak, kişinin önceki bütün tercihlerini kendiliğinden ahlaken kusursuz yapmaz. Bilmemekle bilmek istememek arasındaki farkı korumak zorundayız.

Kurnazlık çoğu zaman vicdansızlık ilanıyla başlamaz. İnsan vicdanını susturacak bir cümle bulur: Herkes yapıyor. Ticaret böyle. Tanıdığın varsa kullanacaksın. Ben yapmazsam başkası yapacak. Bu cümleler çoğaldıkça yanlışlık ortadan kalkmaz; yanlışlığı hissetmenin verdiği rahatsızlık azalır. Kişi davranışını değiştirmek yerine davranışının adını değiştirir. Ayrıcalık ilişki yönetimi, haksız kazanç fırsat değerlendirme olur.

Bu dönüşümü yalnızca kişisel ahlakla açıklamak da yetmez. Çalışarak ilerlemenin umudu zayıflarken ekranlarda sergilenen hayatın çıtası yükseliyorsa, insanlar gelirleriyle beklentileri arasındaki mesafeyi giderek büyümüş hissedebilir. Düzenli emek yıllar isterken, bağlantıyla yükselen kişi başarı örneği diye sunulur. Böyle bir ortamda dürüstlük öğütlenir; fakat dürüst kalana “Biraz uyanık ol” denir.

Piyasa başarısını insan değerinin ölçüsüne dönüştüren anlayış da bu çelişkiyi büyütür. Ne kadar kazandığın, nasıl kazandığını gölgeler. Liberal düşüncenin tamamını buna indirgemek yanlış olur; bireyin özgürlüğünü savunmak, çıkarını ahlaki denetimden muaf tutmak değildir. Aynı şekilde dinî bir işlemin biçimsel uygunluğunu göstermek de adalet sorusunu kendiliğinden cevaplamaz. Sözleşme tamam olabilir; fakat başkasının hakkı hâlâ eksilmiş olabilir.

Sonradan yapılan bağış da bu soruyu kapatmaz. Paranın bir bölümünü hayra ayırmak, elde edilme biçimini değiştirmez. Kazanırken başkasının zararını olağan sayıp harcarken yardımsever görünmek, vicdanın iki ayrı defter tutmasıdır. Bir defterde bütün gelirler başarı, ötekinde bütün bağışlar erdem yazılıyorsa, aradaki haksızlık kayıtlardan silinmiş demektir. Oysa ahlaki hesap, gelirin kapıdan girdiği yerde başlar.

Devletin tutumu burada belirleyicidir. Yetkili kurumların sessizliği güvence gibi okunabilir; siyasi yakınlık denetimden korunma beklentisi yaratabilir. Muhalife karşı süratli olan mekanizma yakın çevrede çekingenleşiyorsa, insanlara verilen ders tehlikelidir: Kurala uymaktan önce doğru çevrede bulun.

Bu kültürün en etkili savunması, herkesin kendi hesabından sorumlu olduğu iddiasıdır. Oysa kişinin hesabı bazen başkasının bilgisizliğine, kamu kaynağına veya yeni katılımcının parasına dayanır. Bir tarafın kazanması, işlemin bütünüyle meşru olduğunu göstermez. Kazancın bedelini kimin ödediği sorulmadığında, sorumluluk görünmez bir kalabalığa dağıtılır. Düzeni kuranla onu bilerek besleyen arasındaki fark korunmalıdır; fakat bu fark, ikinci kişinin vicdani hesabını kapatmaz. Kendi kazancının başkasının kaybıyla mümkün olduğunu bilen kişinin, yalnızca iyi bir fırsat yakaladığını söylemesi yeterli değildir. “Herkes kendi hesabını yapsın” cümlesi, başkasına yüklenen bedeli haklı çıkarmaz; yalnızca o bedelin hesabını tutmayı reddeder.

Bu yüzden skandalın ardından yalnızca kimlerin cezalandırıldığını değil, kimin zararının karşılandığını ve hangi işleyişin değiştiğini de sormalıyız. Birkaç ismin gündemden düşmesi, aynı kazanç mantığının başka adlarla dönmesini önlemez. Dürüstlüğü koruyacak kurumlar kurulmadan, yalnızca insanlara dürüst olmalarını söylemek yetersiz kalır.

Sülün Osman’ın ruhuna Fatiha okutacak olan yalnızca bugünkü rakamlar değildir. Haksız kazancın saygınlık, nüfuzun sermaye, hesap vermemenin ayrıcalık sayılmasıdır. En ağır skandal da kazancın kaynağını sorgulayan kişinin saf, o kaynağı sorgulamayanın akıllı kabul edilmesidir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER