Zaman ne yalnızca düz bir çizgidir ne de kendi üzerine kapanan bir daire. Zaman, bilinçle birlikte derinleşen bir akıştır; gelgitleri, kırılmaları ve iniş çıkışlarıyla kendini kuran engebeli bir devinimdir. Bu akışın içinde insan hem sürüklenen hem de yön veren bir varlıktır. Bir olay olmuşsa olmuştur; olmamış gibi davranamazsın. Çünkü zaman geri dönmez; fakat bıraktığı izlerle ilerler. Yaşanan her şey, ister olumlu ister olumsuz olsun, bilincin dokusuna işlenir ve varlığınla birlikte taşınır.
Küçük bir kırılma, ani bir duraklama ya da büyük bir yarılma; gelecekte bir araya getirilemez bir farklılaşmanın başlangıcı olabilir. Yollar ileride yeniden kesişse bile bilinç eski hâline dönmez. Çünkü her temas, her çatışma ve her kayıp yeni bir bilinç katmanı üretir. Zaman, olanı silerek değil, dönüştürerek ilerler.
Bu noktada Batı düşüncesinin “CarpeDiem” çağrısı kulağa çarpar: Anı yakala. Ancak anı yakalamak, onu tüketmek değildir; onun sorumluluğunu üstlenmektir. An, geçici olduğu için değil, geri döndürülemez olduğu için değerlidir. Şimdiki zaman, geleceğin ham maddesidir. Bugün verilen küçük yön değişiklikleri, yarının tarihine dönüşür.
Georg Wilhelm FriedrichHegel’in ifadesiyle zaman, Tinin kendini açığa çıkardığı sahnedir. Tarih rastgele olayların yığını değil, özgürlüğün bilince doğru ilerleyişidir. Bu ilerleme düz ve pürüzsüz değildir; diyalektiktir. Çatışma, inkâr ve aşma süreçleriyle derinleşir. Her kırılma yalnızca bir yıkım değil, aynı zamanda bir açılımdır. Tarihin geldiği bir noktadan bütünüyle geri dönmek mümkün değildir; kazanımlar sekteye uğrayabilir, insanlık bir süre alaca karanlığa mahkûm gibi görünebilir, fakat bilinç bir kez açığa çıkmışsa tamamen silinmez.
Tasavvufta “İbnü’l-vakt” olmak ise geçmişin yükünde ya da geleceğin kaygısında savrulmadan, içinde bulunulan ânın idrakine ermektir. Burada zaman ölçülen bir süre değil, fark edilen bir hakikattir. An, sıradan bir kesit değil; varlığın açıldığı bir eşiğe dönüşür.
Bu üç yaklaşım birlikte düşünüldüğünde zaman ne salt ilerleyen bir çizgi ne de tekrar eden bir döngü olur. Zaman, bilinçle derinleşen bir sorumluluk alanıdır. İnsanlık topyekûn yok olmadığı sürece ortaya çıkan bilinç de yok olmaz. Dünya sarsılabilir, düzenler yıkılabilir, yönler şaşabilir; fakat bir kez kazanılmış idrak bütünüyle geri alınamaz.
Bu yazıyı niye mi yazdım?
Son zamanlarda geriye gider de saltanatvari bir yönetime düşer miyiz endişesi taşıyan birçok insanın varlığına şahit oldum. Kendimi, tarihin tersine döndürülemeyeceğini ifade etmek zorunda hissettim. Tarih geriye sarmaz. Elde edilmiş bilinç bütünüyle silinemez. İnsanlık kimi dönemlerde karanlığa gömülmüş gibi görünebilir; fakat artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Olmayacaktır da.
Çünkü zaman yalnızca geçen değil; biriken, iz bırakan ve dönüştüren bir hakikattir. Onu tüketerek değil, bilinçle taşıyarak yaşarız.
































YORUMLAR