Sabah uyanır uyanmaz pencereye gittim. Birkaç yıldır beklenen gün nihayet gelmişti. Dışarısı hafif puslu ve sakindi. Bahçemizdeki kiraz ağacının çiçekleri dökülmüş, ama hâlâ Nisan yağmurları başlamamıştı.
Karşımızdaki binada hareketlilik başlamıştı bile. İşçiler girip çıkıyor, birbirlerine bağırıyor, el kol hareketleri yapıyorlardı. Binanın yanındaki boşlukta bir beko-loder, iki kamyon ve şoförü hazır bekliyordu. Elinde telefon olan biri — şefleri olmalı — “Haydi çabuk olun! Geç kalıyoruz!” diye bağırıyor; sesi buradan bile duyuluyordu. Diğer iki işçi de güvenlik şeridini çekmeyi bitirmişti.
Tam o sırada kapım iki üç defa hafifçe tıklatıldı.
Annem, “Kahvaltı hazır. Geç kalma, sucuklu yumurtan soğuyacak,” dedi.
“Tamam anne, yüzümü yıkayıp iniyorum,” dedim.
O esnada işçilerden biri elinde kurmalı, gonglu bir saatle evden çıktı. Sağını solunu çevirdi; kapağını açtı, sarkacını oynattı, rakamlarını kontrol etti. Kurma kolunu aradı. Saati altüst etti. İki eliyle birkaç kez salladı. Kulağına dayayıp dinledi. Bir an durdu. Sonra şoförlerden birine gitti. Saati ona verdi. Şoför saate şöyle bir baktı, ardından kabine bıraktı.
Yüzümü yıkayıp mutfağa indim. Annem çay doldurdu. Ben oturdum.
“Anne, işçilerden biri bir saat indirdi. Tavandan buldu galiba. Dedemin saati değil miydi?”
“Sanırım,” dedi annem. “Bozulunca nenen birkaç defa tamir ettirin demiş ama baban oralı olmamıştı. Nenenin de canı sıkılmış, kaldırmıştı.”
“Dedem çok severdi. İtina ile kurar, ben de onu seyrederdim. Bir gün senden saati istemiştik; sen de bizi kıramayıp onu duvardan indirip bize vermiştin. Halamın kızı Aylin hemen kapıp içini açmıştı. Dedemin sesini duyar duymaz telaşla yerine takmıştın. Dedem içeri girdi. Bir saate, bir sana, bir de bize baktı. Hiçbir şey demeden duvardaki saati düzeltti.”
Nenem, “Gong sayısı ne kadarsa saat de odur,” derdi.
Annem yüzüme bakmadan “Evet,” dedi.
“Gidip işçiden istesem mi?” dedim.
Cevap vermedi.
“Çayını tazeleyeyim mi?” diye sordu.
“Tazele,” dedim.
“Halan istemedi ama kızı Aylin ‘inadım inat’ dedi. Gözünü hissesine düşecek dairenin kirasına dikti. İyi ki baban görmedi.”
“Kahrolurdu,” dedim.
Kalktım, fincana çay doldurdum ve odama çıktım.
Pencereye geldiğimde kepçe binaya yaklaşmıştı. Kazıcısıyla terasa bir iki darbe indirdi. Çatur çutur sesler yükseldi; kısa sürede bir toz bulutu oluştu. Yandaki boşlukta üç beş erkek ve sekiz on çocuk toplanmış, seyrediyorlardı.
Kepçe biraz geri çekildi. Operatör kafasını kabinden çıkarıp uzun uzun baktı. Sonra binanın arsa tarafına geçti. Kazıcıyla binanın sol köşesine vurmaya başladı. Birkaç darbe sonra bina hafifçe yamuldu. Ardından birkaç darbe daha indirdi. Geri çekildi.
Yeniden ön tarafa geçti. Terasa birkaç darbe daha indirdi.
Büyük bir gürültüyle bina yana devrildi.
Seyredenler panikle dağıldı. Sokağı yoğun bir toz bulutu kapladı.
Gözlerimde biriken birkaç damla yaş yanaklarıma süzülürken hâlâ pencereden seyrediyordum.
Bu dünyada artık bir annem kalmıştı.
O da hastaydı.
Not: Cuma günü idrak edeceğimiz Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar; hepinize sağlık ve mutluluklar dilerim.
İyi Bayramlar efendim!
































Bayram zamanini bize bu kısa öyküyle anlattığımız için teşekkürler…En zoru da değerini bilip sonradan kaybettiğimiz yakınlarımız oluyor gerçekten..Bu yorumumu okuyan herkeze söylüyorum sağken değerini bilelim yakınlarımızın ..Onlarla vakitlerimizi geçirelim keşke olsaydı da şunu yapsaydım demiyelimutfen