Ahlak, çocukluğumuzla başlayan ve yaşamımızın bütün evrelerinde duyduğumuz bir kavramdır. Biz onu bıraksak da o bizi asla bırakmaz. İnsanlığın ortak vicdanıdır diyebileceğimiz gibi; nesiller boyu aktarılagelen normsuz kurallarımız da diyebiliriz. Yazılı olmayan ama varlığı her yerde olandır. Ailede, sokakta, okulda, işte… her yerde. Toplumda ortaya çıkan, toplumunun varlığını mümkün kılandır aynı zamanda. Kendimizi içinde bulduğumuz; soluduğumuz hava kadar kuşatıldığımız ama ellerimizle tutamadığımız bir gerçekliktir. Şeffaf, akışkan, yumuşak ama dirençli bir kuşatıcıdır ahlak.
Güç, en yalın hâliyle bir şeyi yapabilme kapasitesidir. Sadece kapasite ile sınırlı kuvvet değil; irade, etki, yönlendirme ve hükmetme boyutlarını da içerir. En küçük ve en ilkel canlının yaşamda kalmasını sağlayan irade ve azminden tutun da dünyaya hükmetmeye çalışan diktatörün arzusuna kadar uzanır güç. Arzuyla çıkar, fiilî hükmetmeyle devam eder. Büyüdükçe etkinleşir; etkinleştikçe yetkinleşir ve o oranda sınırları aşkınlaşır. Her varlık güce dönüktür. Bütün arzusu salt güç değil, mutlak güçtür.
Birisi göründükçe diğerinin gizlendiği, birbirine benzemez iki etkinliğin birisi ahlak ise ötekisi de güçtür. Ahlak gücü sınırlamak, güç ise sınırları aşmak ister. Aydınlık ile karanlık kadar olmasa da onlara yakın derecede muarızdır birbirine. Güç, kişiye “yapabilirim” duygusu verir. Ahlâk ise “yapmamalıyım” sınırını koyar. Asıl mesele, ikisinin bir arada var olabilmesidir. Mümkün mü? Tarihsel herhangi bir pratiği var mı?
Bütün gruplar, cemaatler, toplumlar, dinler ve ideolojiler, ahlaksızlaşan toplumu ya revize etmek ya da elimine etmek iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Sınırsızlaşan gücün sonuçlarıdır. İster ıslah yoluyla ister inkılap yoluyla olsun, muktedir olmaya başladıkça ahlakla aralarına mesafe girmiştir. Mesafe arttıkça yozlaşmış; yozlaştıkça artan mesafenin kapanma ihtimali ortadan kalkmıştır. Güç mutlaklaştıkça bozulma kaçınılmaz olmuştur.
Bütün dinler, ahlakî bir toplum tesis etmek iddiasıyla ortaya çıkmış; dinin kurumlaşmasıyla ahlakiliği zayıflamış ya da kendine ahlaklı, öbürüne sorumsuzlaşmıştır. Bütün ideolojilerin çıkışı da buna benzer bir çıkıştır. Ama vardıkları nokta hep mutlak bozulma ve yozlaşma olmuştur. Yoğunluk farkı olmasına karşın neredeyse hiç bozulmayanı olmamıştır. Bu gerçeğin dile getirilmesine verilen cevap, gerçek dinin ya da ideolojinin aslına dönülmesi gerektiği olmuştur. Ya da maalesef radikalleşme doğmuştur.
Günümüzde durum farklı mı? En küçük birim olan aileden başlayarak dünyayı yönetmeye talip Trump’a kadar, gücün artmasıyla ahlakın geri çekilmiş olması yadsınamaz bir gerçektir. Ülkemizde adalet iddiasıyla iktidara gelen ve ülke tarihinin en hoyrat şekilde adaletin askıya alınmasına sahne olan yönetim de buna dahildir.
Ne kişiler, ne dinler ne de iktidarlar güce karşı ahlakı tercih edebilmişlerdir. Güç, insanda “Ben yanlış yapmam.”, “Bana bir şey olmaz.” hissini artırdığı ölçüde ahlakla ve toplumla arasındaki mesafeyi açmıştır. Kısacası, gücü sınırlayamayan ahlakın yerine hukukun gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ahlakla sınırlanamayan gücün panzehiri sadece ve sadece hukuktur.
































YORUMLAR