Esat daha fazla bakamadı; geri çekildi. Yatağına uzandı, gözlerini yumdu. Hatta kulaklarını bile tıkadı; nafile. Kepçe sesi, kamyonlar, insan bağrışmaları… avını devirmiş avcılar gibiydi.
“Bir an önce kurtulmalı!” dedi. “Akşama kadar nasıl dayanırım? Güm güm kafama vuruluyor gibi.” Kalktı, gardroptan alelacele bir şeyler giydi ve odadan alt kata indi.
Annesinin “nereye” der gibi bakışına, “ben çıkıyorum” dedi ve çıktı. Bahçeyi ayaklarının ucuna basarak, hızlı adımlarla geçti. Sağına soluna aldırmadan meraklı kalabalığın arasından sıyrıldı. Köşeyi döndükten sonra bir ağaca yaslandı, derin derin nefes aldı. Doğruldu; elleriyle yüzünü ezer gibi ovuşturdu. Ayaklarını yere sertçe vurdu, ceketini düzeltti. Saçlarını parmaklarıyla taradıktan sonra, “Nereye… nereye gideceğim şimdi?” diye söylendi. “Nereye gidersem gideyim benimle gelecek…” diye ekledi. Sağına soluna baktı. Kimsenin umurunda değildi. Kim kimin umurundaydı zaten… kendisi bile kendinin değilken.
Bir süre kendinden emin adımlarla, kaçar gibi yürüdü. Merdivenlerin başında durdu. Sokağa sağlı sollu baktı, sonra hızlı hızlı inmeye başladı. Denize düşmüş tek damla gibi karıştı kalabalığa. Üçüncü Ahmet Çeşmesi’nin önünde kenara çekildi. Arabalar, insanlar, boğazın suyu, rüzgâr, martılar, motorlar, gemiler, bulutlar, güneş… şehir durmuyordu. Her şey hareket hâlindeydi. Üstelik bıktıracak kadar da akışkandı. Bir an başı döndü. Yakındaki köşeye tutundu, bekledi.
Koşuşturan bir kadının çarpmasıyla kendine geldi. Biraz daha bekledi, sonra karşıya geçmek için kalabalığa daldı. Şoförlerin aceleci ve kızgın bakışlarına aldırış etmeden kendini karşıda buldu. Herkes gibi o da akışa kapılmış, ışıklara aldırmadan yola atlamıştı. Bunu ancak karşıya geçtikten sonra fark etti.
Hafta sonu şehir çekilmez olurdu. Daha kalabalık, daha keşmekeş. Üsküdar iskelesine yöneldi, saatine baktı. “Yine saat!” dedi. Karaköy vapurunun kalkışına beş dakika kalmıştı. İnsan seline karıştı. İtiş kakış arasında turnikelerden geçti. Yerlisi yabancısı, yaşlısı genci, kadını erkeği, dindarıyla seküleriyle bekleme salonu tıklım tıklımdı. Bayılacak gibi oldu bir an. Kapılar açılır açılmaz insanlar, bendi yıkılmış bir barajın suyu gibi hücum etti.
Vapurun güvertesinde, korkuluklara tutunacak kadar yer bulabildi. Bir oh çekti; sıkı sıkıya kavradı demiri.
Vapur önce titredi, sonra içindeki bir canavar gibi homurdanarak inledi. İnsanlar sarsıldı, vapur yavaş yavaş hareket etti. Geri geri açıldı, ardından ağır bir manevrayla Beşiktaş istikametine döndü.
Esat, Boğaziçi Köprüsü ile karşı karşıya kalınca gözlerini ovuşturdu.
Gürültü bir anda geri çekildi.
Her şey donmuş, saat durmuş gibiydi.
Masmavi denizle göğü ayıran kavise baktı.
Heybetli ve simetrikti.
Ama o an, bir köprüden fazlasıydı.
Sanki yüzyıllardır bu şehrin üzerine çöken bütün hikâyeler, bütün dualar, bütün sesler orada toplanmıştı.
Alttan geçenlerin arzularına, üstten geçenlerin cennetlerine uzanan bir sınır gibi kutsi.
Görünmeyen bir şey, görünene tutunmuş gibiydi.
Esat istemese de baktı.
Gözlerini alamadı.
Bir anlığına, kaçtığı şeyin tam ortasında durduğunu hissetti.
Sonra vapurun uğultusu geri geldi.
Vapur boğazı kesip Haliç’e yönelirken manzara değişti.
Uğultu. Kargaşa. İtiş kakış. Şamata.
Martılar, martılara simit atan yolcular. Türkçe, Arapça, İngilizce, Kürtçe… uğultular, kahkahalar. Bir an kendini Babil’de sandı. Cennetten kovulan Adem kadar şaşkındı.
Selfie çeken gençler, manzara fotoğrafı almak isteyen yabancılar, hayran hayran bakan kadınlar… ve bütün bu karmaşada umursamaz İstanbullular. Derken vapur Karaköy iskelesine yanaştı. Kalabalığın akışına direnmeden, zor da olsa kendini iskeleye attı. Balıkçı restoranlarının birinin önünde durdu.
Ne yapacaktı şimdi? Nereye gidecekti?
Dedesini, evi, saati… hele o sesi…
Unutmak mümkün müydü… yoksa o, çoktan içine mi yerleşmişti?
































Yine çok güzel bir yazı okudum..Bizi İstanbul’a vapurla gezintiye çıkardınız teşekkürler..Yazmayı hiç bırakmayın Hüseyin bey…Bir kitap da sizden bekliyoruz saygılar