Tiyatro bazen yalnızca bir oyun değildir.
Bazen sahnede gördüğümüz dekorun, kostümün, sözün ve kahkahanın arkasında koca bir tarih yürür. Seyirci güler; ama o gülüşün içinde hafif bir ürperti de vardır. Çünkü sahnede anlatılan geçmiş, çoğu zaman bugünün de aynasıdır.
Turgut Özakman’ın Resimli Osmanlı Tarihi adlı oyunu tam da böyle bir metindir. Görünüşte Osmanlı’nın son dönemine; Abdülaziz’in tahttan indirilmesine, V. Murad’a, Abdülhamid’e ve Meşrutiyet tartışmalarına bakar. Fakat derinde Türkiye’nin bitmeyen anayasa, iktidar, darbe, bürokrasi ve tarih bilinci meselesini sahneye taşır.
Oyunun merkezinde 1960 yılında yaşayan Vakıf Bey vardır. Basın Yayın Bakanlığı’nda çalışan sıradan bir memurdur. Elinde Resimli Osmanlı Tarihi adlı kitapla uykuya dalar ve kendisini 1876 Osmanlısının içinde bulur. Geleceği bildiğini sanır; Abdülaziz’i uyarmaya, tarihi değiştirmeye çalışır. Fakat tarih bildiği yoldan akar. Ne padişahlar onu anlar ne bürokrasi ne de geçmişin içinde şaşkın şaşkın dolaşan bu adam tarihin yönünü değiştirebilir.
Asıl soru da burada başlar: İnsan geçmişi bilseydi, geçmişi değiştirebilir miydi?
Turgut Özakman’ın cevabı acı bir ironidir: Hayır. Çünkü tarih yalnızca bilgi eksikliğinden ibaret değildir. Tarihin içinde iktidar hırsı vardır, korku vardır, çıkar vardır, bürokratik körlük vardır. Bir toplum aynı hataları tekrar ediyorsa mesele geçmişi bilmemesi değil; geçmişten ahlaki ve siyasi ders çıkaramamasıdır.
Bu bakımdan oyun, 1876 Osmanlısı ile 1960 Türkiye’si arasında güçlü bir paralellik kurar. Bir yanda Meşrutiyet tartışmaları, diğer yanda 27 Mayıs’a giden siyasal atmosfer… Bir yanda anayasal düzen arayışı, diğer yanda demokrasi ve meşruiyet krizleri… Seyirci sahnede Osmanlı kostümleri görür; fakat kulağına bugünün soruları çalınır.
Afyonkarahisar Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun bu oyunu sahnelemesi bu nedenle ayrıca önemlidir. Çünkü yerel bir şehir tiyatrosu yalnızca oyun sahnelemez; şehrin kültürel hafızasına da katkıda bulunur. Bir şehirde tiyatro geleneği, dışarıdan gelen temsillerle değil; o şehrin kendi sahnesi, kendi emeği ve kendi seyircisiyle kök salar.
Bu sahnelemede dikkat çeken önemli tercihlerden biri de sanal dekor, daha doğru ifadeyle dijital senografi kullanımıdır. Oyunun yapısı zaten buna son derece uygundur. Çünkü Resimli Osmanlı Tarihi, adından itibaren “resim”, “kitap”, “hafıza”, “geçmiş” ve “tarih” fikrini çağırır. Vakıf Bey’in okuduğu tarih kitabının sayfaları sahnede adeta canlanır. 1960’taki ev içi atmosferinden 1876 Osmanlı sarayına, devlet dairelerine ve rüya mantığına uzanan yapı, dijital görüntülerle daha akıcı ve etkili kurulabilir.
Burada kullanılan sanal dekoru yalnızca “projeksiyon dekoru” diye görmek eksik olur. Projeksiyon, görüntünün sahneye yansıtılmasıdır. Dijital senografi ise bundan daha geniştir. Sahnenin zamanını, mekânını, atmosferini ve hafızasını dijital araçlarla yeniden kurar. Yani arka plana güzel bir görüntü yerleştirmekten ibaret değildir; oyunun anlam dünyasını taşıyan estetik bir tercihtir.
Elbette teknoloji tiyatroda dikkatle kullanılmalıdır. Görüntü oyuncunun önüne geçerse, sözün gücünü bastırırsa, seyircinin dikkatini dağıtırsa fayda değil zarar verir. Bir başka risk de tarihî atmosferin kolayca “turistik kartpostal” estetiğine dönüşmesidir. Osmanlı sarayı, gravürler, eski sokaklar, kubbeler ve gölgeler seyirciyi büyüleyebilir; fakat asıl mesele görüntünün güzelliği değil, oyunun fikrine hizmet edip etmediğidir.
Seyirci oyundan çıktığında sadece “Ne güzel görüntüler vardı” diyorsa teknoloji gösteri düzeyinde kalmış demektir. Ama “Tarih nasıl da tekrar ediyor; insan geçmişi bilse bile neden aynı hataları yapıyor?” diye düşünüyorsa dijital senografi görevini yerine getirmiştir.
Bu açıdan Afyonkarahisar Şehir Tiyatrosu’nun tercihi cesur ve çağdaş bir adımdır. Oyunun yönetmeni Hasan H. Elmas ve oyuncular, iki perdelik bu tarihî komedinin taşıdığı zorluğu başarıyla omuzlamışlar. Sınırlı imkânlarla tarihî atmosfer kurmak kolay değildir. Büyük dekorlar pahalıdır, taşınması ve değiştirilmesi güçtür. Dijital senografi ise özellikle tarihî geçişleri, rüya sahnelerini ve zaman kırılmalarını daha ekonomik, hızlı ve etkili biçimde verebilir.
Bununla birlikte küçük ama önemli bir eleştiriyi de kaydetmek gerekir. Oyunun genel başarısına rağmen, zaman zaman temponun düştüğüne şahit olduk. Bazı geçişlerde ve sahne akışlarında ritim biraz daha diri tutulabilseydi, temsil çok daha güçlü bir etki bırakabilirdi. Çünkü Resimli Osmanlı Tarihi gibi tarih, hiciv, rüya ve siyasal göndermeler arasında gidip gelen bir metinde tempo son derece belirleyicidir. Oyunculuk başarısı, dijital sahne tasarımı ve metnin taşıdığı düşünsel derinlik, daha dengeli bir ritimle birleştiğinde oyunu çok daha üst klasmanlara taşıyabilirdi.
Fakat meselenin özü yine de teknoloji ya da sahne tekniği değildir. Asıl mesele, bütün bu unsurların tiyatronun ruhuna hizmet edip etmediğidir. Resimli Osmanlı Tarihinde kullanılan dijital sahne tasarımı, oyunun tarih, hafıza, rüya ve siyasal tekrar duygusunu görünür kılıyorsa, buna yalnızca teknik bir yenilik değil; aynı zamanda oyunun anlam dünyasına yapılmış güçlü ( dramaturjik) bir katkı demek gerekir.
Çünkü tarih yalnızca geçmişte kalmış olayların toplamı değildir. Tarih, bugünün içinde yeniden konuşan bir sestir. Bazen bir kitap sayfasından çıkar, bazen bir sahne ışığına düşer, bazen de bir oyuncunun cümlesinde yeniden canlanır.
Ve belki de en acı gerçek şudur: Düzen değişir; fakat insanın iktidar, korku ve çıkarla imtihanı değişmez.
Resimli Osmanlı Tarihinin sahnede bize söylediği şey tam da budur. Geçmişi bilmek yetmez. Onu anlamak, ondan ders çıkarmak ve aynı yanlışları yeniden üretmemek gerekir. Yoksa tarih sahnede komedi gibi başlar; toplumların hayatında çoğu zaman trajediye dönüşür.
Bu güzel çalışma için Afyonkarahisar Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na, oyunun yönetmenine ve bütün oyuncularına teşekkür ediyor; başarılarının devamını diliyoruz. Şehrin kültür hayatına nefes katan bu çabaların takipçisi olmaya devam edeceğiz.
































YORUMLAR