Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hüseyin Bay
Hüseyin Bay

Dedemin saati hikayesinin dördüncü episodu.

Daha önce köşemde yayımlamış olduğum hikâyelerin devamı niteliğindeki bu metin, aynı zamanda sondan bir önceki episoddur. Son episodu da ileriki günlerde yayımlamak suretiyle hikâyemi tamamlamış olacağım.

Bu bölümün merkezinde yer alan merdiven, yalnızca fiziksel bir çıkış aracı değildir; insanın iç dünyasında taşıdığı yükselme arzusunun, arayışının ve dönüşüm isteğinin güçlü bir sembolüdür. Merdiven, bir yönüyle insanın daha iyiye, daha yükseğe, daha derin bir bilince ulaşma çabasını temsil eder. Platoncu anlamda mağaradan hakikate, tasavvufta nefsin karanlığından irfana, modern edebiyatta ise gündelik hayatın basıklığından anlam arayışına uzanan bir yolculuğun işaretidir.

Fakat merdiven her zaman kurtuluş anlamına gelmez. O, aynı zamanda yorgunluğu, tereddüdü ve düşme ihtimalini de içinde taşır. Çünkü her basamak bir bedel ister. İnsan yükselirken geride mutlaka bir şey bırakır: çocukluğunu, masumiyetini, eski benliğini, kimi zaman da huzurunu.

Bu yüzden merdiven, hikâyenin yalnızca mekânsal bir unsuru değil; insanın kendi içindeki yükselme, eksilme ve dönüşme serüveninin de sessiz tanığıdır.                                       

                                 MERDİVEN

Yorgundu. Bıkmak üzereydi. Yine akşam olmuştu.

Esat, her güne benzeyen bir günün akşamında vapurdan indi. Kalabalığın ve çocuklar için su baloncuğu tabancasına benzer oyuncak satanların arasından sıyrıldı.

Arabaların arasından geçip çeşmenin önüne geldi. Bir an durdu. Ceplerini yokladı. Birkaç ekmek alacak kadar kalan parasına baktı. Dizlerine, bu akşam da merdivenleri tırmanmak zorunda olmanın ağırlığı çöktü.

Bankamatiklerin önünde sıralanmış insanlar, ekranların mavi ışığında sabırla bekliyordu. Esat, cebindeki birkaç bozukluğu avucunda yokladı. Oradakiler paraya ulaşmayı bekliyordu; o ise cebindeki paranın birkaç ekmeğe yetip yetmeyeceği hesabındaydı.

Sola döndü. Camiyle Sıbyan Mektebi binasının arasından geçti. İki defa yarısında dinlenmek zorunda kaldığı tırmanmanın sonunda mahallesinin sokaklarına ulaşabildi.

Yıkılmakla ayakta kalmak arasında gidip gelen cumbalı evlerin arasından geçerek bakkalın önüne geldi. Kapının yanındaki ekmek dolabındaki son birkaç ekmeğe uzandı. İki tanesini poşete koydu ve üç basamakla çıkılan çıngıraklı kapıyı iterek içeri girdi.

Tezgâhın arkasındaki dekorla özdeşleşen Ahmet amca, her zamanki gülen çehresiyle:

“Nasıl­sın Esat? Ekmek mi? Yarım saat önce annen de aldı.” dedi.

“Öyle mi? Ben de almıştım.” deyince Ahmet amca:

“Bırak istersen, evde bayatlamasın.” dedi.

Esat teşekkür etti ve “İyi akşamlar.” dedi. Poşeti tezgâha bıraktı ve çıktı.

Köşeyi dönüp biraz ilerleyince, yanında zank diye duran arabanın sesiyle irkildi. Açılan cama eğildi. Aylardır görmediği Recep’in tanıdık yüzüyle karşılaşınca rahatladı.

“Esat, sen misin? Ne bu hâlin?”

“İyiyim… de bu saatte sen? Burada? Hayırdır?” dedi.

“Annem telefon etti. İlacı bitmiş de, onu bıraktım. Uğra bana, özlettin kendini. Bekliyorum. Unutma!” dedi.

“Tamam, unutmam.” dedi.

Cam kapanırken araba da hareket etti.

Evin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Karşıdaki boş arsaya bakmamaya çalıştıysa da kendine engel olamadı. Bir zamanlar orada duran şey, şimdi yalnızca boşluğuyla duruyordu. İnsan bazen yıkılan bir binaya değil, yıkıldıktan sonra geride kalan sessizliğe yenilirdi.

Bahçe kapısından içeri girdi. Ağaçtan dökülen kiraz çiçekleriyle kaplı yoldan geçti. Evin merdivenlerinde bekleyen kedinin başını okşadı. Kedi, sanki onu herkesten önce tanımış gibi gözlerini kısmadan baktı. Esat bir an durdu; üzerini şöyle bir düzeltti. İçeri girmeden önce insanın kendini toparlaması gereken evler de vardı.

Sonra zile bastı.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER