Şiddet Dili Söylendiği Yerde Kalmaz
Bir önceki yazımızı şu cümlelerle tamamlamıştık:
“Her şey dille başlar. Ahlak, adalet ve hakikat dille doğar; tavırla görünür, eylemle tamamlanır. Siyasetçinin dili öfkeye teslim olursa toplumun dili de sükûnetini kaybeder.”
Çünkü şiddet de yalnızca yumrukla başlamaz.
Bir önceki yazımızda Afyonkarahisar’da iki milletvekili arasında sosyal medya üzerinden yaşanan sert tartışmayı ve siyasal üsluptaki bozulmayı ele almıştık. Ancak mesele yalnızca bir sosyal medya paylaşımından ya da iki siyasetçinin karşılıklı sert sözlerinden ibaret değildir.
Asıl mesele, siyasetin ve toplumsal hayatın geneline yayılan bir şiddet dilidir.
Bu dil bazen açık bir hakaret olarak karşımıza çıkar. Bazen tehdit iması taşır. Bazen hamasetle süslenir. Bazen de beden dilinde, kalabalık gösterisinde, askerî disiplin görüntüsünde ve koruma tavrını andıran davranışlarda kendisini belli eder.
Dil, tavrı; tavır da eylemi belirler. Bir önceki yazımızda üzerinde durduğumuz temel düşünce tam olarak buydu. Kelimeler yalnızca ağızdan çıkıp havada kaybolmaz. İnsanların birbirine bakışını, davranış biçimini ve zamanla toplumsal ilişkilerin niteliğini şekillendirir.
Bundan beş altı ay önce bir partinin il teşkilatına, genel başkanları tarafından “serhatte nöbet bekleyenler” şeklinde bir benzetme yapıldığı görülmüştü. İlk bakışta bu söz, hamasi bir iltifat gibi algılanabilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında taşıdığı anlamın oldukça problemli olduğu görülür.
Serhat, sınır demektir. Tarihsel olarak düşmana karşı korunan uç bölgeyi ifade eder.
Peki Anadolu’nun merkezinde bulunan Afyonkarahisar’da serhat neresidir? Afyon’da düşman kimdir? Kime karşı nöbet tutulmaktadır?
Şehirler cephe değildir.
Siyasi partiler ordu değildir.
Rakip partiler düşman değildir.
Siyasetçiler de birbirlerini etkisiz hâle getirmekle görevli askerler değildir.
Siyaseti sürekli cephe, mevzi, nöbet, fetih, düşman ve mücadele kelimeleriyle anlatırsanız toplum da zamanla siyaseti bir hizmet ve fikir yarışı olarak değil, düşmana karşı verilen bir savaş olarak görmeye başlar.
Her siyasi tercih bir mevziye, her eleştiri bir saldırıya, her rakip bir düşmana dönüşür. Böyle bir dilde uzlaşma ihanet, nezaket zayıflık, farklı düşünce ise tehdit olarak algılanmaya başlar.
İşte dilin masum olmadığı yer tam da burasıdır.
Çünkü şiddet dili yalnızca sözlerde kalmaz. Önce zihni biçimlendirir, sonra tavırlara yerleşir ve nihayetinde davranışlara yansır. Kimi zaman siyasi gençlik yapılanmalarında, kimi zaman toplantı salonlarında, kimi zaman da çocukların bulunduğu ortamlarda kendisini gösterir.
Akran zorbalığı gibi son derece hassas bir konuda düzenlenen bir panele, bir gençlik yapılanmasının kalabalık bir grupla, gürültülü ve baskılayıcı bir tarzda girmesi bunun düşündürücü örneklerinden biridir.
Düşününüz: Konu akran zorbalığıdır. Çocukların ve gençlerin birbirlerine uyguladıkları baskı, dışlama, sindirme ve şiddet konuşulacaktır. Fakat tam da böyle bir salona, oradaki veli ve çocukları tedirgin eden, kalabalık gücünü hissettiren ve koruma tavrını andıran bir giriş yapılıyorsa burada ciddi bir çelişki var demektir.
Çünkü şiddet her zaman fiziksel temasla ortaya çıkmaz.
Bazen bir salona giriş biçiminde görülür.
Bazen beden dilinde…
Bazen kalabalığın gücünü hissettirmekte…
Bazen de “Biz buradayız.” mesajının tehditkâr biçimde verilmesinde…
Bir insanın üzerine yürümek kadar, kalabalıkla kuşatıldığı hissini vermek de baskıdır. Bağırmak kadar, susarak tehdit etmek de şiddet dili taşıyabilir. Burada belirleyici olan yalnızca söylenen söz değil, o sözün hangi tavırla ve hangi güç gösterisiyle desteklendiğidir.
Geçtiğimiz 23 Nisan kutlamalarında ortaya çıkan bir başka görüntü de bu açıdan ayrıca düşündürücüydü. Bir partinin ilkokul öğrencileriyle basın toplantısı düzenlemesi, ilk bakışta güzel ve anlamlı bir buluşma olarak değerlendirilebilirdi. Çocukların siyaseti, toplumu, bayramı ve kamusal hayatı tanıması elbette kıymetlidir.
Buraya kadar her şey güzel görünüyordu.
Fakat toplantı sırasında il başkanının yüksek ses tonu, hiddetli el kol hareketleri ve zaman zaman masaya vurarak konuşması karşısında çocukların korku ve endişe dolu bakışlarla kalakalması da siyasetin şiddet dili bağlamında değerlendirilmelidir.
Çünkü çocuklar söylenen cümlelerin siyasi anlamını bilmeyebilir; ancak sesin tonunu anlar.
Hiddeti anlar.
Öfkeyi anlar.
Yumruğun masaya inişini anlar.
Büyüklerin yüzündeki gerilimi ve bedenlerindeki sertliği okur.
23 Nisan, çocuklara korku değil güven verilmesi gereken bir gündür. Çocukların karşısında siyasetçinin sesi daha da yumuşamalı, eli daha dikkatli hareket etmeli ve dili daha özenli olmalıdır.
Çünkü çocuk, siyasetin propaganda malzemesi veya sert hitabetinin muhatabı değil; toplumun emanetidir.
Bugün okullarda artan şiddeti yalnızca ailelerin ilgisizliğiyle, sosyal medyayla veya çocuk psikolojisiyle açıklamak eksik kalır. Elbette bunların her birinin etkisi vardır. Fakat bütün bunların arkasında daha genel bir siyasal ve toplumsal iklim de bulunmaktadır.
Çocuklar büyüklerin dünyasını izler.
Meclis’te kavga edenleri görürler. Televizyonda bağıranları izlerler. Sosyal medyada hakaretleşen siyasetçileri takip ederler. Güçlü olanın haklı sayıldığı, kabadayılığın itibar gördüğü ve öfkenin cesaret zannedildiği bir ortamda büyürler.
Sonra da onlardan nazik, sabırlı, anlayışlı ve merhametli olmalarını bekleriz.
Bu mümkün değildir.
Çünkü toplumun üst katlarında dil bozulursa alt katlarında davranış bozulur. Siyaset öfkeyi meşrulaştırırsa sokak şiddeti normalleştirir. Meclis’te kavga sıradanlaşırsa okul bahçesinde zorbalık çoğalır. Sosyal medyada hakaret siyaset sayılırsa günlük hayatta kabalık karakter ve cesaret zannedilir.
Kendisine yapılmasını istemediği davranışı siyasi rakibine reva gören bir anlayış, gençlere ahlak öğretemez. Kendi öfkesini denetleyemeyen bir siyaset, çocuklardan öfkelerini kontrol etmelerini bekleyemez. Kaba gücü bir mücadele yöntemi hâline getirenler, gençlerin şiddete yönelmesinden yalnızca aileleri veya okulları sorumlu tutamaz.
Bu nedenle bütün siyaset kurumuna, milletvekillerine, il başkanlarına, gençlik yapılanmalarına ve sorumlu yöneticilere çağrımız şudur:
Gençlere öfkeyi değil, fikri öğretin.
Kalabalıkla baskı kurmayı değil, medeni cesareti öğretin.
Kaba gücü değil, ahlaki sorumluluğu öğretin.
Düşmanlaştırmayı değil, birlikte yaşamayı öğretin.
Bağırmayı değil, dinlemeyi öğretin.
Rakibi susturmayı değil, düşünceyle cevap vermeyi öğretin.
Afyonkarahisar kadim bir şehirdir. Bu şehir kavganın, küfrün, tehdidin, güç gösterilerinin ve hamasi cephe dilinin değil; vakarın, nezaketin, ortak aklın ve medeni tartışmanın şehri olmalıdır.
İlk yazımızda “Her şey dille başlar.” demiştik. Bu yazıda buna bir cümle daha eklemek gerekiyor:
Her şey dille başlar; fakat dille sınırlı kalmaz.
Söz zamanla tavra, tavır davranışa, davranış ise toplumsal alışkanlığa dönüşür. Bu nedenle şiddet dili yalnızca söylendiği kişiyi yaralamaz. Bulunduğu ortamı, siyasal kültürü, çocukların dünyasını ve toplumun birlikte yaşama iradesini de zehirler.
Ezcümle: Şiddet önce kelimede başlar. Kelime bozulursa düşünce, düşünce bozulursa tavır, tavır bozulursa ahlak ve eylem bozulur.
































YORUMLAR