Ana Sayfa Arama Video
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hüseyin Bay
Hüseyin Bay

Biz Ne Ara Bu Hale Geldik?!

Biliyorum, film repliğini andıran bir başlık. Bunun farkındayım. Ancak son zamanlarda hem dünya ölçeğinde hem de ülkemde yaşanan olaylar ve bu olaylara verilen tepkiler, gerçekten de film sahnelerini aratmıyor. Üstelik bu film; dramatik, trajik ve yer yer korku dolu bir film.

Dünyadaki yaşam ve insanlar hep böyle miydi, yoksa biz mi görmüyorduk; doğrusu bilmiyorum. Bu konuda birtakım fikirlerim var, ancak bu yazının konusu bu değil. O nedenle bu mesele bahsi diğer olsun.

Bugün tüm dünya, hızlı bir teknolojik ve bilişsel dönüşümün sonucu olarak hem ahlaki hem de kültürel bir anomi, yani çözülme yaşıyor. Üstelik bu çözülmenin kısa vadede durulacağı ya da yeni bir dengede sabitleneceği de pek görünmüyor.

İnsanlar ortak yaşama kültüründen giderek uzaklaşıyor. Daha önce kültürel, sosyal ve etnik farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabilme pratiği gösterebilen toplumlarda dahi ciddi ayrışmalar yaşanıyor. Amerika’dan Avrupa’ya, Sudan’dan Suriye’ye, Myanmar’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın pek çok ülkesi bu durumun somut örneklerini sunuyor.

Demokrasiye, hoşgörüye ve birlikte yaşama kültürüne yaslanan liderlerden ziyade; ötekileştiren, ayrıştıran, farklılıklardan ve yabancılardan korku üreten siyasetçilere olan rağbet giderek artıyor. Kurallar ise yalnızca kendi yararına olduğunda kutsanıyor; başkalarının yararına olduğunda ise ya değiştirilerek ya da tanınmayarak etkisizleştiriliyor. Bu anlayış, giderek yaygınlaşıyor ve ne yazık ki kanıksanıyor.

Özellikle yapay zekâ, uzay, silah ve genetik alanlarında belirginleşen kuralsızlık hâli; ahlaki ve etik normsuzluğu, çözülmüşlüğü ve belirsizliği neredeyse bir “kural” haline getirmiş durumda. Ne yapacağını bilememe hâlinin kendisi, toplumsal bir refleks gibi işliyor. Bu, anomik ( çözülme ) bir toplumun kendini koruma çabasının çarpık bir tezahürü olarak da okunabilir.

Ülkem ise bu küresel anomik (çözülmeye) tabloya ek olarak, dekadans ( Çürüme ve kokuşma ) olarak adlandırabileceğimiz bir çürüme ve çözülme hâlinin içinden geçiyor. Ne dünyadaki hızlı değişime ayak uydurabiliyor ne de kendi değerlerini sahici bir biçimde koruyabiliyor.

Türkiye’de, karşı karşıya konumlanmış iki ana toplumsal kesimden söz edilebilir. Bunlardan biri muhafazakâr kesim, diğeri ise seküler ya da laik olarak adlandırılan kesimdir.

Uzun zamandır iktidarda da olan dindar, milliyetçi ve muhafazakâr olduğunu iddia eden kesimdeki çözülme özellikle dikkat çekicidir. Bu kesimde dindarlık, çoğu zaman biçimsel, retorik ve siyasal bir görünümden ibaret kalmaktadır. Değerleri aşınmış; aşırı hazcılıkla anlamsızlığın iç içe geçtiği kaba bir dindarlık ile kuru ve içi boş bir geleneksellik arasında sıkışmış bir hâl söz konusudur. Diyanetten meclise, belediyelerden dernek ve cemaatlere, gazetelerden televizyonlara, köylerden kentlere kadar uzanan geniş bir alanda dekadan bir atmosfer hâkimdir.

Diğer tarafta ise iktidardan uzun süre uzak kalmış, geçmişin mütekebbir ve seçkinci reflekslerini taşıyan seküler ve laik kesim bulunmaktadır. Bu kesim, yaşadığı güç kaybının yarattığı travmayı henüz aşabilmiş görünmüyor. Kendi iç hesaplaşmasını tamamlayamayan bu yapı, mevcut çürüme ve çözülme hâline karşı sahici ve kurucu bir alternatif üretememektedir.

Kendi travmalarıyla yüzleşip sağlıklı bir düşünsel üretim ortaya koyarak toplumun bu kriz hâlinden çıkmasına katkı sunabilecek yetkinliğe henüz erişemedikleri açıktır. Bir arayış içinde oldukları gözlemlense de bu arayış, hâlâ rüşeym —yani embriyonik— bir potansiyel düzeyinde kalmaktadır.

Her ne kadar iki ana bloktan söz edilse de arada yer alan toplumsal grup ve sınıfların varlığı inkâr edilemez. Ancak Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısı büyük ölçüde bu iki blok üzerinden okunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin “yüzde elli artı bir” zorunluluğu da bu ikili kutuplaşmayı daha da pekiştirmektedir. Bu durum, ara grupları kendilerine en yakın blok içerisinde temsil edilme mecburiyetiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Tüm bu tablo karşısında, dünyanın içinde bulunduğu anomik krizle birlikte ülkemizin sürüklendiği dekadan hâlden çıkış imkânını, İbn Haldun’un “asabiye” nazariyesi çerçevesinde düşünmek gerekir.

İbn Haldun’un tarif ettiği anlamda asabiye; bir toplumu kuran, taşıyan ve yükselten ortak ruh, dayanışma ve enerji demektir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca bu asabiyeyi temsil ettiği düşünülen muhafazakâr anlayış doğmuş, büyümüş; ancak bugün hem anomik hem de dekadan bir çöküş sürecine girmiştir.

İbn Haldun’a göre enerjisini yitirmiş bir gücün yeniden toparlanabilmesi mümkün değildir. Tarih, bu tür yapıların yerini yeni ve taze güçlere bıraktığını defalarca göstermiştir. Bu noktada ülkenin ihtiyacı olan şey, eski gücün restorasyonu değil; yeni bir enerji, yeni bir ruh ve yeni bir asabiyedir.

Bu boşluğu kimin dolduracağını ise zaman gösterecek.

Bekleyip göreceğiz

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER