Bir ekonomik modelin başarısı yalnızca maaş artışları ve piyasadaki geçici hareketlilik üzerinden ölçülemez. Bu artışların hangi kaynakla karşılandığına, enflasyonu ve bütçe açığını nasıl etkilediğine, üretim kapasitesini geliştirip geliştirmediğine ve birkaç yıl boyunca sürdürülüp sürdürülemeyeceğine de bakmak gerekir. Dönemin verileri ikili bir tablo ortaya koymaktadır. Türkiye ekonomisi 1996 ve 1997 yıllarında yaklaşık yüzde 7–8 düzeyinde büyüdü. Bu, küçümsenebilecek bir gelişme değildir. Ancak 1996’nın ilk yarısı Refahyol’dan önce, 1997’nin ikinci yarısı ise Refahyol’dan sonra yaşandığı için iki takvim yılındaki büyümenin tamamını Erbakan Hükümeti’ne mal etmek yöntemsel olarak yanlıştır. Ayrıca büyümede 1994 krizinden sonraki toparlanmanın, özel tüketim ve yatırımlardaki artışın, ihracatın ve Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin etkilerini de hesaba katmak gerekir. Daha önemlisi, yüksek büyüme yüksek enflasyon ve bozulan kamu dengeleriyle birlikte gerçekleşti. Yıl sonu tüketici enflasyonu 1996’da yüzde 79,8 iken 1997’de yüzde 99,1’e çıktı. Kamu kesimi borçlanma gereğine ilişkin oranlar, kullanılan kapsam ve sonradan yapılan veri revizyonları sebebiyle kaynaklar arasında farklılık göstermektedir. Bununla birlikte gerek ulusal gerek uluslararası serilerin ortak sonucu açıktır: Kamu
kesimi açığı 1996’da belirgin biçimde büyümüş, 1997’de de yüksek düzeyini korumuştur. Konsolide bütçe açığı ve faiz yükü de sürdürülebilir bir mali iyileşmeye işaret etmemektedir.
Bu göstergeler, Refahyol döneminde ekonomik hareketliliğin ve bazı kesimler lehine gerçek bir gelir aktarımının yaşandığını; fakat bunların dengeli ve kalıcı bir kalkınma modeline dönüştüğünün kanıtlanamadığını göstermektedir. Büyümenin önemli bir kısmı iç talep genişlemesine dayanmış, enflasyon düşürülememiş ve kamu finansmanındaki yapısal sorunlar giderilememiştir. Dolayısıyla bu dönemi ne “hiçbir ekonomik başarının bulunmadığı bir felaket” ne de “Türkiye’yi dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri hâline
getirmek üzereyken engellenen bir mucize” diye tanımlamak doğrudur. İlk hüküm yaşanan reel gelir artışlarını ve ekonomik canlılığı yok sayar; ikincisi ise kısa vadeli rahatlamayı, uzun vadeli ve kanıtlanmış bir kalkınma başarısıyla karıştırır.
“Adil Düzen” Uygulandı mı?
Refah Partisi iktidara gelmeden önce “Adil Ekonomik Düzen” adı altında faizsiz finansmanı, üretim ekonomisini, adil bölüşümü ve sömürünün ortadan kaldırılmasını vaat ediyordu. Ancak Refahyol, Refah Partisi’nin tek başına kurduğu ve kendi programını eksiksiz uygulayabildiği bir hükümet değildi. DYP ile imzalanan koalisyon protokolünde iki partinin program ve hedeflerinin
farklı olduğu açıkça kabul edilmişti. Dahası, resmî koalisyon protokolünde “Adil Düzen” kavramına yer verilmiyor; serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, yabancı sermayeye liberal yaklaşım, KİT’lerin özel sektör ilkelerine göre çalıştırılması ve devletin ekonomik faaliyetlerden çekilmesi savunuluyordu. Bu esaslar, Refah Partisi’nin seçim meydanlarında anlattığı bütünlüklü Adil Düzen modelinden önemli ölçüde farklıydı.
Bu nedenle Refahyol’un kısa dönemli ekonomik sonuçlarını “Adil Düzen’in kanıtlanmış başarısı” olarak sunmak tarihsel bakımdan isabetli değildir. Uygulanan politika, Refah Partisi’nin bazı önceliklerini ve araçlarını içermekle birlikte serbest piyasa, özelleştirme ve geleneksel kamu maliyesi uygulamalarıyla birleşen karma bir koalisyon politikasıydı.
İktidarın kısa sürmesi, bu bileşimin uzun dönemli sonuçlarını görmemizi engelledi. Fakat bu belirsizlikten iki zıt kesin hükümden birini çıkaramayız. “Hükümet devam etseydi Türkiye mutlaka ekonomik bir mucize yaşayacaktı” iddiası kanıtlanamaz; “devam etseydi kesinlikle çökecekti” hükmü de aynı ölçüde varsayımsaldır. Savunulabilecek daha sağlam sonuç şudur: Refahyol’un uygulamaları kısa vadede bazı kesimlerin gelirini artırmış ve iç talebi canlandırmış; ancak enflasyon, bütçe açığı ve kamu kesiminin finansman ihtiyacı, bu canlılığın sürdürülebilir bir ekonomik başarıya dönüştüğünü doğrulamamıştır.
































YORUMLAR