Geçtiğimiz hafta meydana gelen iki menfur okul saldırısına ilişkin nedenler, sonuçlar ve çözüm önerileri farklı kesimlerce kapsamlı biçimde ele alınmıştır. Bu değerlendirmelere katılmakla birlikte, bu yazıda meseleyi indirgemeci bir yaklaşımdan uzak, farklı bir perspektiften ele almayı amaçlıyorum.
Gürültünün hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Herkes konuşuyor, ama kimse kendini dinlemiyor.
İnsan, en çok konuştuğu zamanlarda değil, sustuğu anlarda kendine yaklaşır.
Bugün her şeyin sesi var: fikirlerin, öfkenin, haklılığın… Ama ahlâkın sesi yok. Çünkü ahlâk, sessizlikte büyür.
Herkes dışarıyı düzeltmeye çalışıyor, ama kimse kendini tartmıyor; kendine bakamıyor.
Oysa insanın ilk sorumluluğu, dünyayı değil; kendini düzenlemektir.
İç dünyasını kuramamış bir insan eksiktir; dış dünyada sınır tanımaz.
Ahlâk, başkalarının gözünden sakınmak değil; kendi vicdanından sakınabilmektir. Kendi vicdanıyla hareket edebilmek özgürlüktür ve ahlâk, özgür insanda ortaya çıkar. Kendi dışından bir sebeple hareket eden kişi köle ruhludur; kölenin ahlâkı olmaz, itaati vardır.
Bu yüzden en büyük denetim mekanizması ne yasadır ne de toplum…
Özgür olan insanın kendisidir.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey şudur:
Bağırmadan doğru ve özgür kalabilmek.
Çünkü bazen en büyük güç ve özgürlük, tepki vermemektir.
Günümüzde şiddet artık sadece yaşanan bir olay değil; izlenen, hatta beğenilen bir içerik hâline geldi.
Şiddet artık hayatın bir parçası değil, bir anlatı biçimi.
Ve daha tehlikelisi: estetikleştirilmiş bir gerçeklik.
Bugün ekranlar sadece eğlendirmiyor; öğretiyor ve insanı yeniden inşa ediyor.
Ne var ki çoğu zaman öğrettikleri şey şu: “Güçlüysen haklısın.”
Oysa bu, gücün gerçekten sende olması değil; öyle olduğu sanrısıyla avutulmandır.
Kahramanlar artık merhametle değil, güçle tanımlanıyor.
Oysa hakikat, gösterişli değildir.
Sessizdir, ağırdır ve çoğu zaman cazip değildir.
Son günlerde yaşanan okul saldırıları, bu kopuşun acı bir göstergesi: normalleşen şiddet.
Şiddet sürekli tekrarlandığında insan ona alışır.
Alıştığı şeyi ise sorgulamayı bırakır.
Ve biz, güçlü olanı seçtikçe hakikati kaybetmeye devam edeceğiz.
Adalet çöktüğünde ses çıkarmaz; ama toplumun her hücresinde hissedilir.
Bugün birçok insanın içinde tarif edemediği bir huzursuzluk var.
Bu huzursuzluğun adı: adaletsizlik.
İnsan yokluğa alışabilir; ama haksızlığa alışamaz.
Çünkü haksızlık, insanın varlık duygusunu yaralar.
Bugün adaletin ve hukukun öğretilmesi gereken okullardaki gençler, sadece iş aramıyor; anlam arıyor, en çok da adil bir zemin arıyor.
Adalet kaybolduğunda insan ya susar ya da taşar.
Susarsa intihara yönelir; taşarsa şiddete.
Her iki durum da bir çöküşün habercisidir.
Adalet yoksa toplum ayakta durmaz; sadece ayakta duruyormuş gibi görünür.
Günümüzün şaşkın insanı sadece yalnız değil; aynı zamanda anlamını kaybetmiş bir boşluğun içinde kıvranır.
Bugün en büyük problem yalnızlık değil, boşluktur.
Çünkü yalnızlık eksikliktir; boşluk ise anlamsızlık.
Kalabalıklar içinde yaşayan ama içi boşalan bir insan tipi oluştu.
Gösteri var, görünürlük var, hız var…
Anlam kaybolduğunda yerini iki şey doldurur: haz ve öfke.
Ama ikisi de geçicidir ve ikisi de insanı tüketir.
İnsan sadece yaşayan bir varlık değildir; anlam arayan bir varlıktır.
Anlamını kaybeden insan, hayatını değil; kendini kaybeder.
Kendini kaybeden insan ya sessizce çekip gitmeyi ya da etrafı yakarak yok olmayı seçer.
İntihar ve şiddet, kandırılan insanın feryadıdır.
Her şey hızlandı; ama insanın ruhu bu hıza ayak uyduramadı.
Bugün her şey hızlı: kararlar, tepkiler, ilişkiler…
Ama hiçbir şey derin değil.
İnsan artık düşünmeden konuşuyor, hissetmeden yaşıyor.
Çünkü durmuyor. Oysa insan, durduğu yerde kendini bulur.
Yavaşlamak, kaybetmek değildir. Yavaşlamak, fark etmektir
Hız bizi dünyaya yaklaştırdı; kendimizden uzaklaştırdı.
Üstüne bir de sahte kahramanlar ve abartılı söylemler eklendi.
Gençlik, geleceğin yükünü taşıyamaz hâle geldi.
Önce kendine, sonra “değer” diye sunulan her şeye yabancılaştı.
Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı: biraz yavaşlamak ve biraz da felsefe.
Din mi?
Hangisi?
İktidarınki mi?
Diyanet’inki mi?
Cemaatlerinki mi?
Hangisi?
Ezcümle bir toplum, önce anlamını kaybeder; sonra gençlerini, en sonunda da kendini.
































YORUMLAR