Siyasetin Dili Toplumu Zehirlememelidir
Dil her şeydir. İnsanın tavrını ve eylemini belirleyen de büyük ölçüde dildir. Ahlak, adalet ve hakikat dille başlar; tavırla görünür hâle gelir, eylemle tamamlanır. Kültür, sanat, bilim ve felsefe dille kurulur, gelişir ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Kavgalar ve savaşlar kadar aşklar ve barışlar da sözle başlar. Gelenek dille taşınır, din insanla yine dil üzerinden buluşur.
Dil olmasaydı yalnızca içgüdüleriyle hareket eden bir topluluk olarak kalırdık. Düşünebildiğimiz, anlamlandırabildiğimiz, anlatabildiğimiz ve ortak bir dünya kurabildiğimiz için insan olduk. Bu nedenle insanı ve toplumu arındırmak istiyorsak işe önce dilden başlamalıyız. Çünkü dil arınmadan düşünce arınmaz; düşünce arınmadan tavır, tavır arınmadan da eylem düzelmez. Söz tavra, tavır davranışa, davranış ise zamanla toplumsal kültüre dönüşür.
Bu yazı, herhangi bir siyasi partiyi ya da siyasetçiyi doğrudan hedef almak amacıyla kaleme alınmış değildir. Asıl mesele, dilin ve tavrın siyaset aracılığıyla topluma yayılması ve meydana getirdiği tahribattır. Aşağıdaki olay da bu temel meselenin güncel ve düşündürücü bir örneğidir.
Bundan birkaç ay önce İYİ Parti Afyonkarahisar Milletvekili Hakan Şeref Olgun, ekonomik tablo, özelleştirmeler, maden sahaları, emeklilerin ve esnafın içinde bulunduğu durum ile yoksulluk sınırı üzerinden AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili İbrahim Yurdunuseven’e sert eleştiriler yöneltti. Bu eleştirilerin ardından Yurdunuseven’in sosyal medya hesabından “Kes lan” şeklinde bir paylaşım yaptığı görüldü.
Daha sonra paylaşım kaldırıldı. Fakat dijital çağda söz, söylendiği yerde kalmıyor. Ekran görüntüsü kalıyor, hafıza kalıyor ve her şeyden önemlisi üslup kalıyor. Silinen yalnızca bir paylaşım olabilir; ancak sözün zihinde ve toplumsal hafızada bıraktığı iz kolayca silinmez. Çünkü kelimeler bir tavrı görünür kılar, bir zihniyeti açığa çıkarır ve benzer davranışların meşrulaşmasına zemin hazırlar.
Buradaki vahamet, kaba bir sözün tek başına söylenmiş olmasından ibaret değildir. Asıl tehlike, bu dilin sıradanlaşması, alkışlanması ve siyasi mücadelede normal bir araç hâline gelmesidir. Bugün rakibe yönelen küçümseyici söz, yarın toplumun farklı kesimleri arasında daha ağır çatışmaların dili olabilir. Bu ihtimal asla hafife alınmamalıdır.
Elbette siyasette eleştiri olacaktır. Muhalefet iktidarı sorgulayacak, iktidar da yöneltilen eleştirilere cevap verecektir. Demokrasi biraz da bu sorgulama ve cevap verme ilişkisinden beslenir. Ancak eleştiri ile hakaret, cevap ile kabalık, siyasi rekabet ile kişisel öfke birbirine karıştığında sağlıklı siyaset zemini ortadan kalkar. Çünkü siyaset, öfkenin boşaltıldığı değil, toplum adına sorumluluk üstlenildiği bir alandır.
Milletvekilleri yalnızca partilerinin değil, seçildikleri şehrin ve kendilerine oy versin ya da vermesin bütün vatandaşların temsilcileridir. Bu nedenle söyledikleri her söz, paylaştıkları her mesaj ve verdikleri her tepki, sıradan bir vatandaşın tepkisi gibi değerlendirilemez. Siyasetçinin dili yalnızca kendisini bağlamaz; temsil ettiği makamı, partiyi, şehri ve siyaset kurumunu da etkiler. Onun öfkesi, tabanda çok daha büyük öfkelere dönüşebilir.
Siyasetin dili sertleşirse toplumun dili de sertleşir. Üslup kabalaşırsa nezaket geriler. Siyasi rakipler düşmanlaştırılırsa demokrasi yara alır. Söz şiddete yaklaşırsa tavır da zamanla şiddete yönelir. Siyasetçi kürsüde, meydanda veya sosyal medyada yalnızca konuşmaz; aynı zamanda topluma neyin kabul edilebilir ve neyin meşru olduğunu da gösterir.
Oysa siyasi eleştirinin gücü hakaretten değil, hakikatten gelir. Bir siyasetçi ekonomik tabloyu, yoksulluğu, emeklinin geçim sıkıntısını, esnafın derdini, özelleştirmeleri, maden sahalarını ve çevre tahribatını en sert biçimde gündeme getirebilir; hatta getirmelidir. Ancak bunu yaparken dilini kişisel saldırıya, aşağılamaya ve hakarete teslim etmemelidir.
Aynı şekilde iktidar temsilcileri de eleştirilere cevap verirken öfkeye, küçümsemeye ve kaba ifadelere başvurmamalıdır. Eleştiri haksızsa belgeyle cevap verilir. Bilgi yanlışsa doğrusu ortaya konur. İtham varsa siyasal olgunlukla karşılanır. Fakat “Kes lan” gibi bir ifade, hangi şart altında söylenmiş olursa olsun, hiçbir siyasetçiye ve kamu görevlisine yakışmaz.
Burada mesele yalnızca iki milletvekilinin kişisel tartışması değildir. Asıl mesele, Afyonkarahisar’da ve Türkiye’de siyasetin hangi dille yapılacağıdır. Belgeyle mi konuşacağız, hakaretle mi? Şehrin sorunlarını mı tartışacağız, kişisel atışmalarla gündemi mi tüketeceğiz? Çözüm mü üreteceğiz, öfke mi çoğaltacağız?
Afyonkarahisar’ın ekonomik sorunları, emeklinin geçim sıkıntısı, esnafın ayakta kalma mücadelesi, gençlerin geleceğe dair kaygıları, eğitim, Eber Gölü, çevre, tarım, turizm, trafik, sanayi ve sağlık yatırımları konuşulmalıdır. Siyasetçilerimiz bu alanlarda yarışmalıdır.
Çünkü siyasetçinin kullandığı her kaba söz, yalnızca muhatabını incitmez; siyasetin itibarından da bir parça eksiltir. Bir şehirde siyaset dili bozulursa yalnızca siyaset değil, toplumsal nezaket, ortak akıl, karşılıklı güven ve birlikte yaşama kültürü de yara alır.
Afyonkarahisar’ın ihtiyacı kavga değil, çözüm siyasetidir. Hakaret değil, nezakettir. Kaba meydan okuma değil, demokratik olgunluktur. Öfkenin dili değil, ortak aklın ve hakikatin dilidir.
Ezcümle: Her şey dille başlar. Ahlak, adalet ve hakikat dille doğar; tavırla görünür, eylemle tamamlanır. Siyasetçinin dili öfkeye teslim olursa toplumun dili de sükûnetini kaybeder.
































YORUMLAR