Esat, kimseye aldırış etmeden alt geçitten geçti. Merdivenlerden çıktı. İnsanlar, arabalar ve tramvaylar arasında bitimsiz bir karmaşanın içinde buldu kendini. Solu Galata Köprüsü, sağı Karaköy’dü. Tünel’e yürüdü. Tünel de en az vapur kadar kalabalıktı; tıklım tıklımdı. İner inmez boşalan trene zor da olsa binebildi. Dört dakikalık kısa bir tırmanışın ardından eski Gazhane binasının önündeydi işte.
“Galata Mevlevihanesi’ne mi gitsem acaba?” diye geçirdi içinden. Vazgeçti. İstiklal Caddesi’nden Taksim Meydanı’na doğru yöneldi.
Narmanlı Han’ın önünden geçerken Güney Amerikalı bir müzisyen grubuna takıldı bir süre. Hareketli bir müzik eşliğinde hafif hafif kıpırdayan seyircilere baktı. Parçanın ardından slow bir girişle hava duygusallaştı. Duramadı; gruptan sıyrıldı, yoluna devam etti.
Santa Maria Kilisesi önünde oturmak istedi ama oturabileceği herhangi bir yer yoktu. Birkaç yıl önce canlı bir intihar vakası sebebiyle bankların kaldırıldığını hatırladı sonra. Caddenin karşısında biraz bekledi. İçeride düğün vardı galiba. Ziyaretçiler dışarıda bekleşiyordu. Kimileri ya fotoğraf çekiyor ya da selfie almak için sırada bekliyordu. Fazla bekleyemedi; yürümeye devam etti.
Ne el ele yürüyen sevgililer ne nostaljik tramvay ne sokak satıcıları ne turistler ne de ışıklı vitrinleriyle birbirinden albenili mağazalar… Hiçbiri ilgisini çekmedi. Esat, bugün varla yok arası, flu bir ruh hâlinin içinde yürüyordu. Saatine baktı. “Tamı tamına on üç,” dedi. Cadde, sağlı sollu akan kalabalığın kendi kendine kurduğu görünmez bir düzene sahipti. Esat, bu düzeni bozmamaya çalışarak, birkaç kişiyle çarpışmayı göze alma pahasına yolun sağ tarafına geçebildi.
Yapı Kredi Kültür Sanat’ın modern binasını görünce birden kitaplar aklına geldi. Alt kattaki kitapçıya kendini zor attı. Muhteşem bir mekândı; ferah, asude, ışıl ışıl ve rengârenk kitaplarla dolu. Sanki bilginin ağırlığı bütün mekâna hâkim olmuştu. Sessiz ama huzurlu yüzler, fısıltıyla konuşan insanlar… Bir taraftan insanı ezen bir ağırlık, diğer taraftan da kanatlarına alıp götüren bir hafiflik vardı.
Odalar ve reyonlar arasında gezindikten, hatta üst kattaki bölümlere bile baktıktan sonra ödüllü kitapların satıldığı bölümün önünde durdu. En çok merak ettiği kitap, bir yıl önce Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Han Kang’ın Veda Etmiyorum adlı kitabı oldu. Özellikle dağlar ve beyazlık arasındaki yalnız insan figürü daha çok ilgisini çekti. “O dağlar arasında, ben insanlar arasında… Ne farkımız var acaba?” diye düşündü. Bir tanıtım yazısından hatırladığı “Unutmaya isyanın romanıdır.” cümlesi aklına geldi. Biraz daha dolaştıktan sonra kitabın ücretini kasaya ödedi ve dışarı çıktı.
Galatasaray Lisesi’nin önü her zamanki gibi insan kaynıyordu. Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken yıllar öncesinden kalma bir hatıra usulca yokladı zihnini; mahzun bir tebessümle, üzerinde fazla durmadan yürüyüp geçti. Yunanistan Başkonsolosluğu’nun camlarından sarkıtılan büyük bayrağın karşısındaki binada asılı Türk bayrağını görünce gülümsemekten kendini alamadı; ama bu küçük karşılaşmayı da zihninde büyütmeden yoluna devam etti.
Hüseyin Ağa Camii’nin önüne geldiğinde hiç düşünmeden avlusuna girdi. Şadırvandaki çeşmelerden birinde yüzünü yıkadı. Boş bir bank buldu ve oturdu. Biraz olsun kendine geldiğinde giren çıkanlara dikkat etmeye başladı. Abdest alanlar, namaza girenler, çıkanlar, onları dışarıda bekleyenler… Kendisi gibi sadece dinlenmek için gelen birkaç kişi hariç, herkeste bir huzur ve dinginlik vardı. “Bu dinginlik ve huzuru niye dışarıya taşıyamazlar ki?” diye düşündü.
Daha fazla oturamadı; gelip geçenlerin garip bakışları arasında avludan çıktı. Biraz ileride Fransız Kültür Merkezi’nin ilan panolarını gördü. Yaklaştığında birkaç konser ve imza günü afişinin yanında, önümüzdeki ayın sekizinde başlayacak olan Frankofoni Film Festivali’nin afişlerini inceledi. “Zamanım olursa gelirim belki,” dedi. Yeni yapılmış Taksim Camii’ne şöyle bir baktı ve Taksim Meydanı’nın yanından metroya geçti.
Metro, dışarıdan göründüğünden çok daha kalabalık, trene giden koridorsa çok basıktı. Esat buna aldırmadı; gelen trene kendini attı. Balıklar gibi istiflenmiş insanların arasında, parfümle nefes kokusunun birbirine karıştığı ağır havada kusacak gibi oldu. Bir an, kendini Boğaz’ın kenarında, sessiz bir bankta otururken hayal etti. “Geçti,” dedi kendi kendine. Her durakta inenler, binenler… Yüzler değişiyor ama sıkışıklık aynı sıkışıklık olarak kalıyordu. Üç durak sonra kendini dışarı attı. Koşar gibi yürüdü; yürüyen merdivende bile basamakları uçarcasına atlayarak çıktı. Caddeye çıkar çıkmaz fakülte binasının önünde durdu ve derin derin nefes aldı. Birkaç dakika sonra Yeniçeriler Caddesi’ne, oradan da Beyazıt Meydanı’na ulaştı. İstanbul Üniversitesi’nin önünde fazla oyalanmadan yoluna devam etti. Çemberlitaş’ı geride bırakıp İstanbul Türk Ocağı ile asude mezarlıkların arasına sığınmış kafeye ulaştı. Kalabalığın arasında göz gezdirdikten sonra, henüz boşalan bir masaya, talihine güvenerek yerleşti.
Garsonu beklerken bir grup geldi ve ilerideki masaya oturdu. Ayakta kalanlar sandalye aramaya başladı. Bir genç, karşısındaki boş sandalyeyi alıp alamayacağını sordu. “Tabii, buyurun,” dedi. Garsona bir çay söyledi. Sonra bir çay daha içip kalktı. Hesabı ödeyip kafeden ayrıldı.
Dalgın ve yorgun adımlarla tramvay yolunu izleyerek Türk Edebiyatı Vakfı binasının önünden geçti. Sultanahmet ile Ayasofya arasına yayılmış kalabalığa uzaktan bakıp Babıali Kapısı’na doğru indi. Gülhane’nin hizasına geldiğinde karşıya geçti ve parkın içine süzüldü.
Oturacak bir yer aradı. Biraz gerilerde, kalabalığın sesinden uzak bir bank buldu. Oturduğu bank, her ne kadar Nâzım Hikmet’in bankı, üstündeki ağaç da ceviz ağacı olmasa da en az onun kadar yalnız, en az onun kadar kimsesizdi. Şiiri yazan da onu besteleyip okuyan Cem Karaca da artık bu dünyada yoktu; ama hem şiir hem de şarkı hâlâ insanların dilinde yaşamaya devam ediyordu. Esat, şarkıyı içinden tekrar tekrar mırıldandı. İçinden ince bir ürperti geçti; birazcık üşüdüğünü hissetti. Omuzlarını ovaladı. Gökyüzüne baktı; kararmıştı. Saatine baktı. “Ooo baya bi zaman geçmiş,” dedi ve ağır ağır yerinden kalktı.
En yakın kapıdan caddeye çıktı ve hiçbir şeye aldırmadan doğrudan Sirkeci Garı’na yöneldi. Birden telefonu aklına geldi. Annesini hiç aramamıştı. Ne yapıyordu acaba? Telaşla ceplerini yokladı; tekrar tekrar, ceplerinin en küçük gözünü bile aradı. “Aaa, hadi be! Olamaz! Evde unutmuşum,” dedi. Adımlarını hızlandırdı. “Mesai bitimi olmalı,” diye hayıflandı. İstasyon ana baba günü gibiydi; iğne atsan yere düşmezdi. Tren geldiğinde herkes kapılara hücum etti. Zor da olsa kendini içeri attı. “Şunun şurası bir durak,” dedi. Üsküdar İstasyonu anonsuyla kapılar açılır açılmaz, dışarıya boşalan kalabalığın arasında kendini istasyonda buldu.
































YORUMLAR